8 Kasım 2010 Pazartesi

Philip Glass

.


Günümüzde Çağdaş Batı Sanat Müziği dünyasında oldukça geniş bir kitleye hitap edip, sanat müziğini kitleler için erişilir kılan besteci sayısı ne yazık ki çok az. Özellikle atonalitenin, tınısal arayışların ve teknolojinin yansımalarının hüküm sürdüğü 20. yüzyılda etkili olmuş Yeni Müzik’in sınırlı sayıda bilinçli dinleyiciye hitap etmesi gibi bir durum söz konusu. Ancak yeni müzik akımları arasında minimalizmin farklı bir yeri var. 1960’ların Amerikası’nda yeşeren bu akım tekrar eden figürler üzerine kurulu olması, maceraperestlikten uzak ritmik yapısı ve durağanlığı ile ‘basit ve sıkıcı’ diye eleştirmesine rağmen, yalnız çağdaş müzik çevrelerinde değil popüler müzik dünyasında da yoğun ilgi gördü. Minimalizm akımının öncülerinden Philip Glass hem konser salonlarında, hem opera evlerinde, hem film müziği ve popüler müzik endüstrisinde takdir gören belki de tek besteci olarak öne çıktı.

Her ne kadar yaklaşımlarında farklılıklar gözlense de Terry Riley, Steve Reich ve La Monte Young gibi Amerikalı çağdaşlarının yanı sıra, Philip Glass da minimalist okulun kurucularından biri olarak anılır. Kendisine ‘minimalist besteci’ yerine ‘tekrar eden yapıların bestecisi’ demeyi tercih eden Philip Glass’ın müziğindeki armonik durağanlık, bir nevi yüzünü doğunun kaynaklarına döndürdüğünün göstergesidir. Philip Glass, öğrencilik yıllarından itibaren yüzünü Hint Sanat Müziği’ne dönerek bu geleneğin gerek felsefi, gerek de doğaçlamaya taban oluşturan döngüsel ritmik yapılarından yoğun olarak etkilendi; müziğinin temellerini bunun üzerine kurdu. 1960’larda sitarcı Ravi Shankar’ın popülaritesiyle Hint Sanat Müziği etkisi pop dünyasında Beatles, caz dünyasında ise John Coltrane üzerinden kendini göstermekteydi. Batı Sanat Müziği üzerinde yansıması ise, 1960’ların ortalarında Chappaqua filminin müzikleri için Ravi Shankar’la birlikte çalışan Philip Glass üzerinden oldu.

Philip Glass’ın müzik dünyasında üstlendiği rolde üretkenliğinin ve çalışmalarındaki çeşitliliğin de payı büyük. Operaları, sekiz senfonisi, sekiz konçertosu, yaylı dörtlüler için yazılmış eserleri, solo çalgılar için yazmış olduğu eserler... yaptığı film müzikleri ile üç kez Oscar’a aday olması, kendi bestelerini çalmak için kurduğu Philip Glass Ensemble’da icracı olarak boy göstermesi ve turneye çıkıp solo piyano için yazmış olduğu eserleri çalması Philip Glass’ın zengin sanat yaşamından kimi başlıklar.

Philip Glass’ın solo piyano için yazmış olduğu eserleri arasında 1989’da yayınlanan ‘Solo Piano’ albümünde yer alan besteler kendine has stilini karakterize etmesi açısından önemlidir. Bu eserlerden ‘Metamorphosis’ 1988’de bestelenmiş ve ismini Kafka’nın Dönüşüm isimli hikâyesinden alıyor. Favorim olan ‘Mad Rush’ ise 1981’de Dalai Lama’nın New York’ta ikamet edecek olmasını kutlayan etkinlik için yazılmış; ilk olarak Dalai Lama’nın St. John the Divine Katedrali’ne girişinde Philip Glass tarafından kilise orgunda çalınmış. Bir diğer beste ‘Wichita Vortex’ ise Glass’ın yakın arkadaşı Beat kuşağı şairlerinden Allen Ginsberg’in aynı isimli şiirinden alınan ilhamla bestelenmiş; Ginsberg’in şiiri okumasına eşlik ederek ve şiirin ritmine ayak uydurarak... Bir konser piyanisti şatafatı ve virtüözik dışa vurumculuğun yakınından geçmeyen bir duruş Philip Glass solo piyanosu. 2003’te yayınladığı Solo Piyano için Etüdler 1-10 da bu geleneğin devamı bir nevi; bu besteleri kendi başına turneye çıkıp solo piyano eserlerini seslendirdiği performanslar için repertuarının genişlemesi ve kendi çalış tekniğini ilerletmek açısından yaptığını söylüyor besteci.

Philip Glass 12 Aralık akşamı Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda solo piyano için yazmış olduğu eserleri seslendirmek için sahnede olacak. Çağdaş klasik müzikten çok ambient müzik kategorisinde değerlendirilmesi daha makul olacak bu eserler, popüler müzik çevrelerinde Glass’ın en ilgi uyandıran eserlerinden. Orkestra ya da başka solo çalgılar için yazdıklarından farklı olarak Glass’ın ‘solo piyano’ eserleri Erik Satie çağrışımlı ambians odaklı bir müzik. Solo piyano yazımının temelinde yer alan tekrar eden motifler, az ve nitelikli lirik melodiler, akışkan dinamikler ve narin tınılar ile birlikte Philip Glass’ın vaat ettiği meditatif evreni oluşturuyor. Kaldı ki söz konusu Philip Glass olduğunda ‘az’ genellikle daha çoktur.

*08.12.2009 tarihinde Radikal Gazetesi'nde yayımlanmıştır.

Cecil Taylor

.


Akbank Caz Festivali’nin perşembe akşamı CRR’de gerçekleşen konseri belki de bu yılki festivalin en ilginç konseri oldu. Özgür cazın yaratıcılarından piyanist Cecil Taylor ve Avrupa serbest doğaçlama sahnesinin önde gelen davulcularından Tony Oxley’nin performansı, salonda bulunan dinleyicilerin bir kısmını hayran bırakırken hatırı sayılır bir kalabalığın ise salondan kaçarak uzaklaşmasına sebebiyet verdi. Cecil Taylor, performanslarına dinleyicinin hazırlanarak gelmesini söyler, çünkü piyano stili ilk duyuşta kaotik bir kakafoni etkisi yaratır, dinleyici için olukça talepkâr ve tabir-i caizse zor bir müziktir. Batılı kulakların melodi, ritim, tonalite ve dinamiklerle alakalı alışkanlıklarını alaşağı eden bu müzik, dinleyiciyi müziğe dair bambaşka bir algı geliştirmeye davet eder. Piyanonun tuşlarına bir perküsyon takımıymışçasına yaklaşan, piyanonun geniş ses aralığının her bölgesinden mümkün mertebe yararlanan, olağan dışı hızı ve enerjisi ile Cecil Taylor’ın stili, 1960’larda cazın yönünü tayin etmede oldukça öncü bir rol üstlenmiştir.

Bir tür olarak özgür caz; müziğin yapısal bileşenleri olarak sıralayabileceğimiz tonal, armonik, melodik, ritmik geleneklerin ötesine geçmeye, gruptaki solist eşlikçi ayrımından uzaklaşmaya, enstrümanın tınısal kapasitesini ve çalma tekniklerini zorlamaya, serbest doğaçlamayı yaratım sürecinin merkezine koymaya tekabül eder. Caz geleneğine anarşik bir yaklaşım olarak da yorumlanabilecek olan bu akım, bazı eleştirmenlerce ‘anti-caz’ ismiyle de anılır. Özgür cazın ortaya çıkışında 1960’larda Amerika’nın politik ve sosyolojik durumunun yanı sıra, cazın artık siyahi nüfusu temsil eden bir müzik geleneği olmasının ötesinde ticari kaygılar ekseninde dönmesine, bir nevi cazın salon müziği olmasına dair bir isyan halidir.

Kariyeri boyunca çizgisinden ödün vermeyen Cecil Taylor; minik cüssesi, dizine kadar çektiği çorapları ve poturvari pantolonuyla perşembe akşamı sahnede, 80 yaşında, hâlâ enerjisinden ve ateşinden kaybetmeden, bizlere nasıl her şeye karşı durulur dersi verdi. Piyanonun tuşlarına rastgele vurulduğu etkisi de yaratabilecek olan bu müzik, aslında çok üstün düzeyde bir tonal hafızanın göstergesiydi ve kendi içinde takdire şayan bir uyum barındırıyordu. Cecil Taylor doğaçlamalarında piyanonun farklı oktavlarından seçtiği notalarla o anlık bir düzen yaratır ve doğaçlamaları bu düzenin çeşitlendirmeleri ve birbirini takip eden motifler üzerine kuruludur. Konserde beni en derinden etkileyen kısım ise Tony Oxley’nin saten gibi kaygan ve mütevazı eşliğiydi. Cecil Taylor’ın piyanoda yarattığı motifleri davul setinde tekrarlarken, olağan dışı bir içgüdüyle yakaladığı dinamikler ve tuşesi ile piyanoyla enfes bir uyum yakalıyordu.

Müzik tarihinde bazı figürler vardır ki onların getirdiği yeniliklerden sonra bir daha hiçbir şey aynı olmaz; teorik geleneklerin ötesine geçerler, tamamen kendilerine has ve daha önce rastlanmamış bir üslupla kendilerinden sonra gelen akımlara öncü olurlar ve bir dönem, onların ismiyle anılır. Nasıl Beethoven’dan sonra sonat formu algısı, Arnold Schoenberg’den sonra tonaliteye yaklaşım değiştiyse ya da Charlie Parker’dan sonra cazın yönü sanat müziği olmaya doğru eğrildi ise; Cecil Taylor da cazı her defasında yeniden tanımlamaya devam ediyor.

* 24.10.2009 tarihinde Radikal Gazetesi'nde yayımlanmıştır.

5 Ekim 2009 Pazartesi

Oğuz Büyükberber’in yeni solo albümü “Ara” türünün tek örneği…

.

Jazz çevrelerinde yıllardır süre gelen gündemlerden biri Türk müziği ve jazz’ın füzyonu, bunun mümkün olup olmadığı, ya da ne oranda başarıldığı… Bunu solo doğaçlama konserlerinde layığıyla yaptığını düşündüğüm; Türk sanat müziği nazariyatından dizileri – belli ki ya da belki de kasıtsızca- tamamen kendine has bir üslupla; 21. yüzyıl sanat müziği ve jazz’ın harmanı olarak tanımlanabilecek müziği ile harmanlayan Oğuz Büyükberber’in yeni solo albümü “Ara”, deyim yerindeyse kulaklarımızın pasını silmek üzere raflardaki yerini aldı. Çağdaş jazz, özgür doğaçlama, görsel sanatlar ve elektroakustik müzik dallarındaki üretimleri ile çok yönlü bir sanatçı olarak nitelendirilebilecek Oğuz Büyükberber’in “Ara” albümü, müzisyenin diskografisinin daha deneysel nitelikli bir tarafına işaret ediyor.
AK Müzik etiketi ile yayınlanan “Ara” , esasında Oğuz’un 4. solo albümü; ancak basklarnette doğaçlama ve besteleri elektroakustik ses üretim teknikleri ile harmanlayan ve basklarnetin solo enstruman olarak bu kadar yoğunluklu kullanıldığı, Türkiye sınırları içersinde yayınlanmış ilk albüm olması dolayısıyla Türk müzik tarihinde ayrı bir önem taşıyor. Albümde 4 solo basklarnet parçasının yanı sıra, elektroakustik ses işlemeleri ile bezenmiş 7 parça var. Bunlardan ikisi basklarnet ve elektroniklerde Tobias Klein eşliği ile kaydedilmiş; biri Robert van Heumen’in canlı elektronikleri eşliğinde, bir diğeri ise Tolga Tüzün’ün basklarnet ve elektronikler için yapmış olduğu Le Déchirement des Pétales isimli bestesi ve sayılanlar dışında duydugunuz tüm sesler Oğuz Büyükberber’in elektronik ve akustik ses üretimleri…
Oğuz Büyükberber, klarneti nispeten daha geleneksel biçimde kullandığı, lider olarak ya da eşlik eden kadroda bulunduğu albümlerle, ya da Ayşe Tütüncü Üçlüsü’ndeki işleri ile hali hazırda çağdaş jazz kulvarında sıkı bir yer etmiş olan bir müzisyen. Ancak Oğuz’u bir klarnetçi olarak bu denli özel kılan, Çağdaş Batı Sanat müziğinin belli akımlarının ve özgür doğaçlamanın temelini oluşturan ögelerden biri olarak değinebileceğim; enstrumanların alışılagelmiş yöntemler dışında kullanılmasını ve daha zengin ses renkleri elde etmeyi amaçlayan gelişmiş teknikleri ustaca kullanması ve bunları yaratmadaki kendine has uslubu... Oğuz’un zengin multifonik* dağarcığı, oldukça geniş bir ses aralığına sahip klarnetin farklı ses bölgelerindeki ustalığı, bu bölgeler arası geçişlerde dinamiklerle sağladığı tezatlar Oğuz’u teknik açıdan günümüzün sayılı klarnetçileri arasına sokuyor. Ancak Oğuz’un sazındaki teknik yetkinliğinin ötesinde sunacağı çok fazla şey var ve bundan önceki işlerinin yanı sıra, “Ara” albümü de Oğuz’un melodik evrenlerinin zenginliğinin ve bir müzisyen olarak ifade biçimlerindeki üretkenliğin kanıtı adeta…
Oğuz Büyükberber doğaçlamalarında, bir anda klarnetini parçalara ayırıp farklı kombinasyonlarda monte ederek dinleyeni sicimli ses evrenlerine taşırken, bir diğer kısımda öyle “groovy” çalıyor ki bacakların eşliğinden masalar sarsılıyor. Ya da bir anda saba makamından bir melodiyle buğulu bir evrene sürüklüyor dinleyeni, bir sonraki kısımda ise dinleyende bir kır düğünündeymişcesine kolları yana açıp göbek atma isteği uyandırıyor. Başka bir müzisyenin sazından duysak bu kadar cana yakın gelmeyecek olan bu eklektiklik, Oğuz’un enerjisi ile birleşince eşi bulunmaz bir müzik deneyimine dönüşüyor. Oğuz Büyükberber yaşadığı topraklardaki müzikal kaynaklardan sonuna kadar beslenen ve bu etkilenimleri müziğinde ustalıkla sergileyen ve jazz altyapısı ile bunu yetkin biçimde destekleyen bir müzisyen. “Ara” albümü ise elektoakustik kompozisyon ve solo basklarneti bu denli eklektik bir çerçevede harmanlaması ile bir nevi türünün tek örneği…

* Tek ses üretmek üzere tasarlanmış bir enstrumandan, farklı çalım teknikleri ile aynı anda birden fazla ses üretmek.

7 Şubat 2009 Cumartesi

Peter Brotzmann ile söyleşi...

.

2008 Kasım ayı içersinde bir canlı performans ve kayıt için İstanbul’u ziyaret eden, Avrupa özgür doğaçlama sahnesinin kurucularından olarak anılabilecek saksafonist Peter Brotzmann ile kariyerine ve Avrupa doğaçlama geleneğine dair bir sohbet…

Formal bir müzik eğitimi almadınız değil mi?

Üniversite’de sanat okudum; resim ve grafik tasarımı. Müzik hep bir yandaydı, biraz çalıyor olmak da iyiydi ama bunu bir meslek olarak yapacağımı düşünmemiştim. Genç yaşlarımda resim yapmakla ve sergilerle çok meşguldum. Ama müziği seçtim. Daha sonra beraber çalışacağım Hollandalı müzisyenler Misha Mengelberg, John Bennings ve Derek Bailey, Evan Parker gibi İngilizlerle iletişime geçtim. Yani müzik benim için her geçen gün daha çekici oldu. 1960’larda tanıştığım Amerikalı çocuklar zaman zaman Carla Bley ve Don Cherry ile çalmak üzere bir gruba katılmamı teklif ettiler. Yollarda, turnede olmayı ve bu insanlarla birarada olmayı sevmeyi öğrendim ve müzik daha önemli hale geldi. Müziği seçme konusunda kararımı vermiştim.

İlk dönemlerde geleneksel jazz grupları çalıyordunuz yani?

Okulumuzda bir jazz grubu vardı ve klarnetçi okulu bırakınca onun yerine geçtim. Evde ailemi ve köpeğimi çılgına çevirerek plaklardan çalmayı öğrendim (gülüşmeler). Sonraları bebop ve swing çalmak üzere yarı profosyonellere katıldım.

Özgür doğaçlamaya ilginiz ne zaman başladı?

Herşey birbiri ardına oldu. Müziğe ilk başladığım zamanlarda John Cage ekolüne ilgim olmuştu, sonraları Fluxus ile bağlantı kurdum.

Fluxus akımında La Monte Young gibi besteciler de vardı değil mi?

Evet, o da oralardaydı. Diğer bir yandan Charles Mingus, Don Cherry ve Carla Bley… 1960’ların ortalarında Cecil Taylor ile tanıştım. İki taraftan da etkilenmiş olduğum için şanslıyım, sadece jazz’a sıkışıp kalmadım. Cologne’e çok yakın bir kasabada yaşıyorum, o zamanlar Stockhausen bir elektronik müzik studyosu açmıştı Cologne’de. Yani bilgi edinebileceğim çok fazla yer vardı etrafımda. Çünkü hiç bir zaman bir müzik öğretmenim olmadı, her zaman ne yapmak istediğimi bulmak zorundaydım. İstediğimi seçmekte özgürdüm, stil umurumda değildi, umrumda olan müziğimi çalmaktı. Basçı Peter Kowald ile ve az önce bahsettiğim Hollandalı ve İngilizlerle tanışmam üzerine herşey başladı.

O zamanlarda müzik ortamı müthiş olmalı…

Evet, bugünlere kıyasla çok daha fazla iletişim vardı, kimsenin parası yoktu. Eğer bir konser vericekseniz, kimse size para vermiyordu. Ama hepimiz yollardaydık, eğer Amsterdam’da olan birşeyler varsa oraya giderdik ya da İngiliz müzisyenler Almanya’ya gelirlerdi. O yıllarda Almanya ilgili iyi olan şey, müzik ortamının çok güzel olması idi, hemen hemen bütün radyo kanalları bize yardımcı oldular, bir sürü kulüp vardı. Bu nedenle o dönemler Almanya müzikte buluşma noktası gibiydi. Don Cherry İsveç’in güneyinde yaşıyordu, ama bütün işleri Almanya’da kulüplerde, radyo kanallarında ya da festivallerdeydi. Yani oldukça canlı bir ortamdı.

Biraz Machine Gun döneminden bahseder misiniz?

1966’da kendi plak şirketimi kurdum, ve kendi üçlüm ile orası için kaydettim. Trio basta Peter Kowald ve davulda İsveçli müzisyen Sven-Ake Johansson’dan oluşuyordu. Grupla birkaç festivalde çaldık ve 1967’de For Adolphe Sax isimli albümü kaydettik. Sanıyorum ki doğaçlama müzik alanında ilk Avrupalı grubun ortaya çıkışıydı. 1968 Avrupa’da, özellikle Fransa ve Almanya’da politik açıdan oldukça kaynayan bir dönemdi. Müzik politik duruşumuzu sindirmiş bir müzikti. “Machine Gun” ismi birçok yanlış anlaşılmaya yol açtı. Aslında Don Cherry ile çalışırken onun bana vermiş olduğu takma isimlerden biriydi. Tabi bu isimle bir süre kaydedince, politik bir duruş oldu. Diğer bir yandan o yılların müziği politik duruşu yansıtan bir ifade gibiydi.

Mesela Archie Shepp ve Max Roach gibi Amerikalı müzisyenler için de benzerini söyleyebiliriz…

Tabi ki, özellikle Amerikalı müzisyenler için tüm hayatları politik bir duruş gibiydi. Özellikle Archie Shepp, Charles Mingus ve Max gibi ciddi adamlar için... Washinton D.C.’deki ya da Detroit’teki ırk isyanları, ya da güneyde Malcolm X’in öldürülmesi unutulamaz. Çok zor zamanlardı. Amerikalı meslektaşlarımın bu problemleri vardı, bizim ise Avrupa’da başka problemlerimiz, özellikle Almanya’da savaşın ardından gelen nesil olarak yetişmişsen… Savaş bittiğinde 4 yaşındaydım. Nazilerin yönetimde ve hükümette olduğu bir dönemde büyüdük. Böyle bir dönemde yaşayınca, bu bir daha olmamalı; ordu ya da bunun gibi şeyler, hayır…
Tabiki babalarımıza neler olduğu konusunda sorular soruyorduk, ama bizim neslimiz hiçbir zaman cevaplar almadı, cevapları biryerlerde kendimiz bulmak zorundaydık. Yani o dönemlerde, çok naif ama bir o kadar da net bir şekilde, müziğimizle ve duruşumuzla dünyayı biraz olsun değiştirebileceğimizi düşünmüştük. Tabi bir zaman sonra bunun ne kadar naifçe olduğunu, hiç birşeyin değişmediğini görüyorsun. Bu sıralar sıkça yaşadığım bir deneyim var, özgür doğaçlama ve bu müzik hakkında konserden önce bir fikri olmayan bazı genç arkadaşlar gelip “Benim belli şeylere bakışımı değiştirdiniz.” diyorlar. Yapabileceğimiz bu. Bazı genç arkadaşlar gelip bana bunları söyleyince hep çok mutlu oluyorum. Diyorum ki biri için birşeyler ifade etmişim, yaptığım anlamsız değilmiş ve bu benim için bir anlamda tatmin edici. Ama bahsettiğim dünyayı genel olarak değiştirmekti, bazı devrimler yapmaktı. Tabi ki çok naifçeydi bu…60lardaki Kore savaşı, A.B.D’nin Küba’ya müdahalesi ve bunun gibi saçma şeyler… Özellikle biz Almanlar, benim neslim, biz hiçbirşeye cevap almadık, bu grupların aktiviteleri çok vahşiceydi. Savaştan sonra çok kötü durumda olan çok iyi insanlar tanıyorum. Ben şanslıydım, çünkü müzik vardı. Dünyayı gezip görme imkânım oluyordu. Diğer kültürlerden ve insanlardan öğrenme şansına sahiptim.

Ormanda kaydettiğiniz Schwarzwaldfahrt albümünüzden bahseder misiniz?

Schwarzwaldfahrt Almanya’nın güney kısmında yer alan, oldukça büyük ve karanlık bir orman… Bir radyo kanalının teşfiki ile oldu, orta program yapan oldukça ileri görüşlü bir radyocu ve yazar vardı. Han Bennink ve ben doğayı ve yürümeyi seviyoruz ve dedik ki neden bir kayıt cihazı alıp, arabaya atlayıp ormana gitmiyoruz? Tabi bunu yapmak için izine ihtiyacımız vardı, radyodan kullanımı kolay bir kayıt cihazı aldık ve ormanın yakınlarında bir kasabada konaklamak üzere yola çıktık. Kış zamanıydı, her yer kardı ve ortalıkta kimseler yoktu, gerçekten ıssızdı orman.

Geleneksel olarak tabir edilebilecek enstrumanlara ilginiz var mı?

Bunu uzmanlarına bırakmayı tercih ediyorum. Japonya’ya ilk ziyaretimde oldukça yaşlı bir shakuatchi ustasıyla tanışmıştım, flütlerinden birini bana hediye etmişti, evde güzel bir shakuatchi’m var yani. Ama bu insanlar ömürlerini bu enstrumanlara adıyorlar, ama benim için bu doğru değil sanki, tabi ki biraz çalıyorum. Ama belli şeyler belli ülkelere ve kültürlere aittir. Eğer kara ormana bir daha elimde shakuatchi ile gidersem bu pek doğru olmaz sanırım, doğru da tınlamaz (gülüşmeler). Büyük bir saygım var. Ama farklı kültürleri kaynaştırmanın pek yanlısı olduğum söylenemez. Geleneksel müzik icra eden Japon müzisyenlerle de Faslı müzisyenlerle de çalışıyorum. Ama belli bir raddeye kadar, müzikleri harmanlamayı hiç istemedim.
Böyle füzyonlar yaratmanın problemli olduğu çok durum var…
Afrika’da harika müzisyenler var mesela, 15 yıl önce Afrika’nın batısında turneye çıktım ve bir sürü iyi müzisyenle tanıştım. Bunlardan bazıları Avrupa’ya geldiler ve ilk gelişlerinde harika çalıyorlar, ikincisinde müzik değişmeye başlıyor, üçüncüsünde müzik elektronikleşmiş ve bir sürü aptal pop akımından etkilenmiş oluyor. Bence farklı kültürler oldukları gibi kalmalı.

Like a Dog Quartet’den ve Albert Ayler ile iletişimizinden bahseder misiniz?

1960’larda Albert Ayler, Heidelberg kentinde konuşlanmış Amerikan ordusunun müzik bölümündeydi. Orda sıkça çaldığım bir jazz kulübü vardı, ordudan bir sürü kişi gelip dinliyordu. Sonra birkaç yıl sonra, ilk Albert Ayler plağı çıktığı zaman –bu kaydı Kopenhag’da yapmıştı-, bu kulüpte konuşma imkânımız olmuştu. Minik kariyerlerimizde belli benzerlikler var, ben saksafon hakkında fazla bir şey bilmeden başlamıştım ve başından beri kendi tonumu ve sound’umu geliştirmek için çalıştım. Albert Ayler’ı ilk duyduğumda, “Oo! Benzer şeyler yapan biri daha var!” gibi hissetmiştim, tabi bir Amerikan geleneği de vardı müziğinde. Tabi medyanın ve dinleyicilerin tepkileri benzerdi “Hayır, bu müzik değil…” gibi… Bence bu oldukça müzikti. Biryerlerde benzer şeyler yapan birinin olduğunu bilmek benim için güzeldi. En başından itibaren onun müziğinden hoşlandım. Like a Dog Quartet’i kurmaya karar verdiğimizde, Amsterdam’da bir kafede oturuyorduk ve hepimizin Albert Ayler’ı sevdiği ortaya çıktı. Ayler’ın melodileri hiç kullanmadık, bence metaryali alıp olduğu gibi çalmak doğru değil, müziğindeki ruhu kavramaya çalıştık ve ortaya çıkan yine kendi müziğimizdi. Grubun ismi benim bilgim dışında ortaya çıktı, bir gazete benden Albert Ayler ile ve ölümüyle ilgili bir makale yazmamı istemişti ve makale “bir köpek gibi öldü” cümlesi ile sonlanıyordu ve menejer bu cümleyi almıştı. Başta bir sürpriz olmuştu benim için…

Günümüzde Avrupa özgür doğaçlama sahnesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Pek iyimsel bakmıyorum… Amerika’da köklere dönüş gibi reaksiyonel bir durum söz konusu. Amerikalıların kendi müzik tarihleri var, onların kendi müziklerine bakışı Avrupalılardan oldukça farklı. Bir çok siyahi Amerikalı müzikten hayatını kazanmak adına ana akımlara yöneliyor. Ben hala yolculuk yapan, turnelere çıkan en yaşlılardan biriyim, bir sürü meslektaşım ve dönemdaşım artık fazla çalmıyor, eğitim veriyorlar ya da studyolarda yaptıkları işler var. Yaptığın şeye inanmak zorundasın, yoksa çok zor. Bunu yapmaya karar verdiğimde zengin olmayacağımı, konforlu bir hayatım olmayacağını düşünmemiştim; ama asla şikâyet etmedim bundan, çünkü bir yandan oldukça konforlu bir hayatım var. Sürekli yolculuk ediyorum, istediğimle çalıyorum, oldukça şanslıyım. Başka insanların farklı tercihleri var, eğer para kazanmak istiyoysanız film ya da reklam müziği yapabilirsiniz mesela. Birçok genç müzisyen enstrumanlarına taktıkları elektronik aparatlarla uğraşıyor, benim felsefeme göre müzik öncelikle iletişimdir. Bilgisayar ve çeşitli aygıtlarla yaptıkları şeyler iletişime yer bırakmıyor. Çünkü jazz müziği her zaman tanınabilir olmuştur, mesela Thelonious Monk ya da Bud Powell’ın piyano çalışını duyduğunuzda bunu ayırt edebilirsiniz. Belki biraz eski kafalıyım ama müziği algılayış şeklim bu. Bugünlerde müzik okullarından konservatuarlardan, saksafonuna dair tüm teknik bilgiyi, armoniyi, kompozisyonu bilerek bir sürü müzisyen mezun oluyor. Ama sahneye çıktıklarında söyleyecekleri bir şey yok, bu yüzden dersler ya da workshop’lar verdiğimde, jazz müziğin ya da genel olarak müziğin nerden geldiğini anlatmaya çalışıyorum. Müzik onu yaratan birey olmadan hiçbir şeydir bence…

*Bu söyleşi Ocak 2009'da, Jazz Dergisi'nin 53. sayısında yayınlanmıştır.

Joe Lovano ile söyleşi...

.


Henüz geride bıraktığımız 2008 içersinde, Cologne WDR Radio Big Band and Orchestra eşliğinde; besteci, aranjör ve şef Michael Abene’ın orkestrasyonu ile kendi bestelerini seslendiren, günümüz jazz dünyasının en hatırı sayılır saksafonistlerinden Joe Lovano ile, bu albüme ve günümüz jazz’ına dair mini bir telefon görüşmesi…

Yeni albümünüz Symphonica’dan bahsedebilir misiniz?

Albüm, Almanya’nın Cologne şehrinde, Kohner Filarmoni Konser Salonu’nda yapılan canlı kayıtlardan oluşuyor ve orijinal olarak Avrupa’da bir radyo yayını için yapıldı. Orkestrayı Michael Abene yönetiyor, bu proje için benim bestelerimin orkestrasyonlarını yaptı ve aynı zamanda programa Charles Mingus'un "Duke Ellington's Sound Of Love" isimli bestesini de dahil ettik. Yani program öncelikli olarak benim bestelerimi ve çalışımı ortaya koyuyor. Bunu özel yapan tam bir senfoni orkestrası ile kaydedilen tek bir performanstan oluşuyor olması.

Tam bir orkestra ile kaydettiğiniz ilk album mü bu?

Daha önce New York ve Avrupa’da büyük orkestralarla yaptığım şeyler olmuştu, ancak benim bestelerimin çalınması ilk kez oluyor.

Kompozisyonlarınızın bir filarmonik orkestra tarafından çalındığını duymak nasıl bir deneyimdi?

Yazmış olduğum parçaları Micheal’ın orkestrasyonları ile yepyeni bir ışık ve harika bir atmosfer içersinde keşfetmek benim için çok heyecan vericiydi. Bana kendim olmam ve an içersinde yaratıcı olabilmem açısından çok fazla özgürlük sağladı. Benim için oldukça aydınlatıcı bir deneyimdi, bu orkestrasyonlarla yine çalmayı dört gözle bekliyorum.

Umarım yakında dinleyebiliriz size yine İstanbul’da..

Evet, yıllar içinde çok kez geldim; enerji, hissiyat ve uygarlığın derin kökleri öyle güçlü ki orda, oldukça ilham verici. En son geldiğimde Saxophone Summit ile çalmıştık, Michael Brecker, Dave Liebman ve ben.

Micheal Brecker’ın vefatından sonra Saxophone Summit’te aranıza Ravi Coltrane katıldı, biraz Saxophone Summit’ten bahseder misiniz?

Temmuz’da Avrupa’da güzel bir turnemiz oldu, bu hafta da iki gece Boston’da çaldık. Bu topluluk oldukça özel, hem kendi müziğimizi hem de John Coltrane’in çeşitli dönemlerini keşfediyoruz, bu sıralar Coltrane’in “Seraphic light”, “Cosmos”, “Piece on Earth”, “Expressions” gibi geç dönem bestelerine odaklanıyoruz. Her çalışınızda, gerçekten ilham verici anlar ve müzisyen olarak kim olduğunuz izdüşümü. Benim için bir senfoni orkestrasıyla kayıt yapmak, rahatlamak ve müziğin beni doğaçlamanın yeni dünyasına götürmesine izin vermek…

Amerika sınırları dışında icra edilen jazz hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bugün jazz, nereli olurlarlara olsunlar müzisyenlerin birey olarak kendilerini buldukları yaratıcı bir müzik türü. Değişik enerji kombinasonları ile ortaya çıkan yeni müzik ve güzel jazz’ı yaratan etkiler heryerde var. Jazz nedir, jazz onu çalan insanlardan çıkan doğaçlama müziktir. Yani dünyanın heryerinden etkileyici müzisyenler var. Ben farklı yerlerden müzisyenlerle çalmaktan çok hoşlanıyorum.

Aynı zamanda Berklee Müzik Okulu’nda ders veriyorsunuz, müzik öğretmekle ilgili deneyimlerinizi paylaşır mısınız?

İstanbul’a son geldiğimde bir workshop yapmıştım ve çok yetenekli genç müzisyenler duymuştum, çalmayı nasıl öğrendiğimiz ve kendimize çalmayı nasıl öğrettiğimiz hakkında konuşmuştuk. Workshoplar yaptığımda ya da ders verirken, kendi deneyimlerimi ve kendime çalmayı nasıl öğrettiğimi paylaşıyorum. Sound’ınızı geliştirmelisiniz ve sound’unuz müziğe olan yaklaşımınızdan gelir. Herkesin bilmesi gerek temel ve teknik şeyler tabi ki var, ama etkileyici ve ruh dolu olmak istiyorsanız enstrumanınızın çalış tekniğinin ötesine geçmelisiniz. Bunun gibi şeyler hakkında konuşuyorum…

Bu arada McCoy Tyner’ın “Sama Layuca” isimli bestesinde attığınız soloları dinlemeye doyamadım. Bu dörtlü ile çalmak nasıl bir deneyimdi?

Fantastikti, McCoy’la ilk olarak 1999’da California’da çalmıştık. Daha sonra 2006’da Yoshi’s Club’da McCoy Tyner, Christian McBride, Jeff "Tain" Watts ve ben bir hafta boyunca çaldık ve bu iki gece kaydedildi. McCoy Tyner tüm zamanların modern jazz ustalarından biri, çok yaratıcı bir müzisyen. Çok ruhani biri, onunla olmak ve onun müziğini keşfetmek oldukça heyecan verici. Müziğin bestecisi ile beraber çalmanız, bir McCoy parçasını başka biriyle çalmanızdan oldukça farklı. Sahnede besteci ile beraber çalmanız size sahnede belli bir yön ve ilham veriyor.

* Bu söyleşi Ocak 2009'da, Jazz Dergisi'nin 53. sayısında yayınlanmıştır.

Benoit Pioulard: Gürültü ve melodinin hassas dengesinde...

.

Pastoralliğe pedal çeviren bir banliyö entellektüeli, yaşı genç kendi olgun narin bir ruh Benoit Pioulard… Yüzündeki ifadeye bakınca İhsan Oktay Anar’ın Suskunlar romanındaki Veysel Efendi karakterine dair bir tasviri düşüyor aklıma:

"Bu açık mavi gözlü, narin ve soluk benizli efendi sanki sadece, inildeyen kemençenin titreşen incecik teliyle bağlıydı hayata..." İhsan Oktay Anar (2007)

Asıl ismi Thomas Meluch olan Beniot Pioulard’ın müzik serüveni, çocukluğunda annesinin yakın arkadaşı olan bir konser piyanistinden dersler alması ile başlıyor ve ilk gençliğinde davul, sonraları gitar, daha sonraları ise eline geçen her sazı kurcalarak ve akustik sesleri elektronik işlemlerden geçirerek kendi imkânları ile yaptığı kayıtlar ile devam ediyor.

Genelde "soundscape" elektro akustik müzikte yaygın olan, doğadan topladığı sesleri, gerek belli işlemlerden geçirip gerek yalın halleri ile kullanma geleneğini akustik enstrumanlarla harmanlıyor, pek şairane sözler yazıyor; eh bir de sürükleyici akorlar ve akılda kalıcı ama nitelikli melodilerle birleşen bu zenginlik, Pioulard’ın müziğinin benzerleri arasından kolayca sıyrılmasına sebebiyet veriyor. Tabi popüler müzik literatüründe bu beyin icra ettiği türe “deneysel folk elektronika” ismi veriliyor.

Debut albümü “Précis”i 2006’da Kranky etiketi ile yayınlayan Pioulard’ın, öncesinde kendi basıp eşe dosta dağıtmış olduğu üç demosu var. “Précis”in ardından gelen “Fir”, “Lee”, “Enge” isimli üç kısa çalardan sonra, geride bıraktığımız 2008’de yine Kranky’den yayınlanan “Temper” albümünü pek ses getirmemiş olsa da, yıl içinde yeni dönem folk’una sağından solundan bulaşan albümler içinde beni en sürükleyenlerden biri olarak ansam abartmış olmam sanırım.

Bu albüme istinaden kendisi ile gerçekleştirmiş olduğum söyleşinin üzerinden bir miktar zaman geçmiş olsa da, bu yazıda Pioulard’dan yaptığım alıntıların kaynağı bu söyleşiye dayanıyor.

Benoit Pioulard albümde nadir duyulan üflemeliler dışındaki her enstrümanı kendisi çalıyor, ormanlarda bisikleti ile çıktığı uzun gezilerde sesler topluyor, şarkılarını tek mikrofon, tek kanallı bir mixer ile kaydediyor, bu aşamada günümüz kayıt teknolojileri dikkate alındığında mütevazı olarak nitelendirebilecek Garage Band isimli program ile kaydediyor. Ortaya oldukça amatör, bir o kadar samimi, gürültü ve melodinin hassas dengesindeki bu kırılgan müzik çıkıyor.

Sahneye çıkarken nasıl bir düzenleme yaptığına gelince, sahnede parçaların aynılarını çalmadığını, genellikle davul, vokal ve elektronik seslere odaklandığı düzenlemeler yaptığını söylüyor. Kaydettiği her parçanın belli zamanlarda belli koşullar ve hissiyatlarla ortaya çıktığını, sahneye çıkıp aynı ruh haline bürünüp onlara hayat vermenin müziğe yaklaşımında felsefik bir sorgulama yarattığını söylüyor ve ekliyor:

"Aynı kelimeyi sürekli tekrar edersen anlamını yitirir ya hani, bu da öyle bir şey."

Sinema, edebiyat ve fotoğraf gibi sanat dallarına olan ilgisi ve doğaya olan düşkünlüğü de Pioulard’ın müziğini besleyen yegâne ögelerden. Üniversitede Karşılaştırmalı Edebiyat ve Sinema eğitimi almış; albüm kapaklarını kendisi tasarlıyor, müziğine videolar çekiyor, bolca okuyor ve yazıyor. Söyleşiyi yaptığım dönemde ne okuduğunu sorduğumda Will Self’ten “Psychogeography” ve Gertrude Stein’dan “The Making of Americans” a değiniyor. O sıralar kimleri dinlediğini sorduğumda ise Arvo Part, Steve Reich ve Henry Gorecki cevabını veriyor.

Pioulard’a tasarıları arasında stüdyo koşullarında profesyonel ses mühendislerinin dahil olduğu bir prodüksiyon olup olmadığını sorduğumda ise bunu bir süre düşündüğünü, ama müziğinin özünde kayıt esnasında kontrolün kendisinde olmasını gerektirdiğini ve stüdyo aşamasında kayıtlardaki mükemmel olmayan kısımların giderilmesinin müziğinin ruhunu zedeleyeceğini düşünüyor, ayrıca kayda dahil olan dip sesleri pek seviyor.

İşte müzikteki mucize ne zengin armonilerden, ne enstrümantal yetkinlikten, ne süper kayıt teknolojilerinden, ne de dâhiyane bestecilikten geçiyor. Bazen bir gürültü patırtı, bir dinginlik karmaşa, bir hüzün bir coşku öyle bir süzülüyor ki birinin ruhundan, işte o samimiyet yaptığı müziğin onun benliğinin ötesine geçip, başkalarının onun haline dâhil olmasına sebebiyet veriyor.

Pioulard’ın da en sevdiği şair olan T.S. Eliot’ın pek ünlü bir sözü vardır: “Yalnızca ileri gitme riskini göze alanlar ne kadar ileri gidebileceklerini keşfedebilirler.” Pioulard’ın küçük odasından çıkan kayıtlar kıtaları aşıyor; ikili ilişkilere, varoluşsal sorgulamalara, gündelik hayatın detaylarına dair sayıklamaları tüm içtenliği ile dinleyenin özel alanına öyle bir inceden süzülüyor ki, Pioulard gerçekten ileri gidiyor.

*Bu yazı Stüdyo İmge'de yayınlanmıştır.

20 Kasım 2008 Perşembe

“Hiçbir ses masum değildir…”*

.


Bir özgür doğaçlama performansının yetkinliği söz konusu olduğunda dikkat edilesi nitelikleri düşünecek olursak; kimi sahnedeki müzisyenlerin uyumuna, kimi müzisyenlerin hem kendilerini hem de dinleyici kitleyi sürükleyebildikleri değişken ambiyansın yerindeliğine, kimi ise müzisyenlerin kişisel olarak teknik yeterliliklerine ve sazlarından çıkan seslerin bütünlüğü gibi unsurlara prim verilebileceğini söyler. Hepsi kabul, ama bir de “olabildiğince sınır tanımayan” klişesini eklemek isterim ben bunlara.
23 Eylül Salı akşamı İTÜ Maçka Kampusü, MİAM (Müzik İleri Araştırmaları Merkezi) Konser Salonu’nda gerçekleşen Islak Köpek konserinin haleti ruhiyesine dair birkaç söz etmek isterim ki, bu performans yukarda sıraladığım tüm unsurları zerafetle barındırıyordu bünyesinde…
Islak Köpek grubu, özgür doğaçlama sahnesi göz önüne alındığında pek zengin bir coğrafya sayılamayacak Türkiye’de, bu işi layığıyla yapan yegâne oluşumlardan. Farklı altyapılardan ve disiplinlerden gelen beş müzisyenin sahnedeki uyumunun keyfine dahil olabilmek için, öğrenilmiş batı müziği algımızı konser salonunun girişinde bırakmanın gerekliliğine inanıyorum.
Malum, çoğu özgür doğaçlama performansı birçoğumuzun müzikte aradığı temel unsurlar olan melodik, ritmik ve armonik düzenleri barındırmıyor içinde. Onun yerine odağa mod, ambians, seslerin dokusu, bireysel ve bütünsel yönelimleri gibi unsurları getirerek; müziğe dair algılarımızı sorguladığımız ve belki kendi tercihlerimiz konusunda keşiflerde bulunduğumuz deneyimler oluveriyor.
İlk konserini 2005 yazında veren Islak Köpek’in şimdilerdeki kadrosu, gitarda Şevket Akıncı, melodika, cracklebox ve bilgisayarda Korhan Erel, tenor saksofonlarda Robert Reigle ve Volkan Terzioğlu ve kemanda Dilek Acay’dan oluşuyor. Bugüne değin kadroda yer almış isimler arasında gitarda Dirk Stromberg ve perküsyonlarda Volkan Ergen bulunuyor.Topluluk Galata Perform’da düzenli olarak konser vermenin yanı sıra, Transit Doğaçlama Günleri ve Akbank Caz Festivali gibi etkinliklerde de sahne almış.
O günkü konsere geri dönecek olursak; benzer projelerde akustik enstrümanlar kendilerine özgü bir hiyerarşi ile akarken, elektronik seslerin adeta yan odadan geliyormuşçasına bağımsızca örgülenmeleri performansın en negatif özelliklerinden biri olurken, Islak Köpek’te elektronik işlemeler ve üretimlerin sahnedeki enstrümanlarla uyumu oldukça dikkat çekici...
Gitarist Şevket Akıncı’nın sazının olanaklarından olabildiğince yararlanarak; kullandığı pedalların yanı sıra arşe, fırça gibi cisimlerle gitarından çıkardığı sesler ve nadiren de olsa oluşturduğu melodik motiflerle performansa katkısı takdire şayandı. Ayrıca topluluğun o gün tenor saksofon çalan iki üyesinin tarzlarındaki farklılık, performansa zenginliğini katan yegane unsurlardan olarak anılabilir.
Her ne kadar Islak Köpek sahnede kolektif doğaçlama yapan ve her enstrümanın benzer yoğunlukları bulunan bir topluluk olsa da, üflemeli sazların algının odağına yerleşmesi bir çok kulak için sıradan bir durum. Robert Reigle olağanca dinginliği ile sazının olanaklarını multifoniklerle zorlarken, Volkan Terzioğlu’nun atonal notaları birbirinin ardına hızlı biçimde sıralaması ve saksofonun deve boynu kısmını çıkararak çeşitli kombinasyonlarda çalması ses zenginliğine işaret ediyordu.
Konserin ortalarına doğru, kemanda Dilek Acay ve tenor saksofonda Robert Reigle’ın birbirlerini tamamlayarak tansiyonu yükseltmeleri benim için performansın en keyif verici anlarından biriydi.
Islak Köpek üyelerinin sazlarından ve kolonlardan akan anarşik seslerin kendi içindeki dengesi, bir sahnede vuku bulan ideal bir demokrasiyi andırıyor; tüm sazlarda benzer ağırlık ve tüm seslerde yerinde ve zamanındalık...
Islak Köpek dinlerken ne ayağınızla eşlik edebilirsiniz, ne dans edebilirsiniz, ne de sevdiğinizle ilgili hülyalara dalabilirsiniz; tüm gerçekliğiyle bulunduğunuz ana çakılırsınız ve müzisyenlerin sazlarından ve elektronik seslerden örülmüş bütünlüğün içinde gündelik algıların bir miktar dışında çıkabilmenin verdiği yegane keyfe dahil olabilirsiniz.Islak Köpek’in ürettiği hiçbir ses masum değil*, her biri o anı oluşturan yegâne bütünün birbirine sebebiyet veren parçaları…

* Avrupa özgür doğaçlama sahnesinin önemli isimlerinden Edwin Prévost’un kitabı No Sound is Innocent: AMM and the Practice of Self-Invention Meta-musical Narratives: Essays’in isminden ilham alınmıştır.