23 Nisan 2008 Çarşamba

En zarif portre…



Gianluigi Trovesi’den çağlar ve türler arası, dingin bir müzik yolculuğu…

Her kulak tatminine düşkün kişinin böyle dönemleri olur mu bilmem ama bazı zamanlar olur ki, müziksiz doğru adım atamayan ben, elime aldığım her albümü gerisin geri kabına koymaya başlarım. Müzikten beklentinin bu denli yoğun olması hayatı zorlaştıran bir etken farkındayım; ama bazı zamanlar ritmim Rönesans’tan bir tını ile tamamlanırken, bazen atonal diyarlardan gerçek zamanlı bir kompozisyona, bazı zamanlar ise enerjinin dorukta olduğu popüler kültürün kalbinden bir kayda ihtiyaç duyarım zeminle bütünleşen adımlar atabilmek adına…

Bahsettiğim zamanlardan birinde ( akrep & yelkovan varlığından dahi kaçarken); Açık Radyo’da hafta içi her gün yayınlanan kültür sanat programı Açık Dergi kadrosundan İlksen Mavituna, haftanın albümü olarak işlemek üzere elinde bir albümle geldi ki, hissetmemi sağlayacak seslerden kaçarak geçirdiğim zamana lanet eder oldum. İtalya’dan jazz denince akla gelen ilk isimlerden olan klarnetçi ve saksafonist Gianluigi Trovesi’nin, 2007’de ECM’den yayınlanan Vaghissimo Ritratto isimli albümü…

Aynı albüm içersinde müzik tarihinin ilk operasından, minimalizmden, çağdaş kompozisyondan, buram buram Avrupa geleneği kokan özgür doğaçlamadan, İtalyan folkundan, hatta klasik dönemden dahi unsurlarla karşılaşınca: Evet! Sanırım yerinde bir hissiyat…

Mevzu bahsi geçen müzisyen Gianluigi Trovesi, henüz hayatta olup da üzerine doktora tezi yazılacak kadar irdelenesi müzik yapan; hem jazz, hem çağdaş klasik müzik çevrelerinde besteci, enstrümantalist ve doğaçlamacı kimliği ile yetkinliğini bir hayli kanıtlamış az sayıdaki üflemeli çalgıcısından biri… Üstat Trovesi 1966’da, Bergomo Konservatuarı’ndan, asıl enstrümanı klarnete odaklanmasının yanı sıra, kontrpuan ve armoni çalışma imkanı bularak mezun oluyor. Bu süre içersinde konservatuar performans bölümü çevrelerinde “anarşi” ile eşdeğer tutulan serbest doğaçlamaya ilgisi başlıyor ve 1964’te Charles Mingus’un grubu ile Milan Festivali’ni ziyaret eden Eric Dolphy’yi dinlemesi ile de “The New Thing”e olan eğilimi bir hayli pekişiyor. 1978 yılında en iyi klarnetçi ve saksafonist dalında ilk ulusal ödülünü kazanıyor ve bu ödül ona Milan Radyosu Big Band’inde, birinci saksafonist ve klarnetçi pozisyonunu da beraberinde getiriyor. Gianluigi Trovesi o dönemler, -kariyeri boyunca Anthony Braxton, Max Roach ve Don Cherry gibi jazz devleri ile çalmış ve Michelangelo Antonioni’nin La Notte’sinin müziklerini bestelemiş olan- piyanist Giorgio Gaslini altılısı ile çalmasının yanı sıra; Avrupa serbest doğaçlama geleneğinin önemli isimlerinden basçı Peter Kowald, trompetçi Manfred Schoof ve saksafonist Evan Parker ile olan işbirlikleri ile de, avant-garde jazz sahnelerinin aranan isimlerinden biri oluyor. 1978 yılında, basta Paolo Damiani ve davulda Gianni Cazzola’dan oluşan üçlüsü ile lider olarak ilk kaydettiği albüm olan Baghét’den bu güne dek lider olarak 15 civarı albüm yayınlıyor; 40’ın üzerinde albümde çalıyor; çeşitli kurum ve yayın organları tarafından birçok kez, kendisi yılın müzisyeni, albümleri ise yılın albümü seçiliyor. Gianluigi Trovesi’nin, bu yazıya vesile olan ve geride bıraktığımız 2007’de yayınlanan, Vaghissimo Ritratto isimli albümü ise kendisinden müzik tarihine bir saygı duruşu adeta… Bu albümde alto saksafon, klarnet ve bas klarnette Gianluigi Trovesi’ye, perküsyonlarda ve elektronik seslerde Fulvio Maras ve piyanoda Umberto Petrin eşlik ediyor.

Albümün ilk parçası Primo Apparir; Umberto Petrin’in Erik Satie’nin Gymnopedie I’ine gönderme yapan akorlarının üzerine üç müzisyenin doğaçlamaları ile, 19. yüzyıl Avrupa’sının önemli besteci ve çellistlerinden Alfredo Piatti’nin albümdeki portresinin ilk görünümünü temsil ediyor. Albümde Alfredo Piatti’ye adanmış parçaların yanı sıra, üç adet de Alfredo Piatti bestesinin yorumu yer alıyor. Albümün ikinci parçası ise Gianluigi Trovesi’nin, müzik tarihinin ilk operalarından sayılan, Montreverdi’nin L’Orpheo’sunun ritornello kısmına getirdiği yorumdan oluşuyor. Onu takiben bir Gianluigi Trovesi bestesi olan ve bana göre albümün en çekici parçalarından sayılabilecek Grappoli Orfici’de; İtalyan folk’undan ve jazz’dan unsurlar taşıyan melodilerin, klasik dönem armonisi ile harmanının zarafeti hüküm sürüyor. Albümün ilerleyen dakikalarında bir Jacques Brel klasiği olan Amsterdam yorumunun yanı sıra, Rönesans döneminin en önemli bestecilerinden Jasquin des Prez’nin El Grillo’suna getirilen yorum ile de çağlar ve türler arası müzik yolculuğu devam ediyor. Albüme ismini veren Vaghissimo Ritratto’nun ise, Fulvio Maras’ın kapsayıcı elektronik üretimleri ve yalın perküsif hamleleri ile Gianluigi Trovesi’nin ucu açık melodik cümlelerinin bütünlüğü eşliğinde, albümün Avrupa özgür doğaçlama geleneğine ve çağdaş kompozisyona en yakın ucunu temsil ettiğini söylemek mümkün…

Gianluigi Trovesi’yi hem klasik müzik dünyasında hem de jazz’ın Avrupa kulvarında bu denli özel kılan belki de virtüözitesinin, yetkin besteciliğinin, dingin duru tonlarının asaletinin, kendine özgü doğaçlama cümlelerinin yanı sıra; etkilendiği müzikal kaynakların çeşitliliği ve bunları ustaca ve özgünce harmanlama yetisi… Yetiştiği toprakların folk müzik geleneğinden, özgür jazz’a; Avrupa sanat müziğinin çeşitli dönemlerinden, popüler müziğe uzanan bir yolculuk sunuyor Gianluigi Trovesi, Vaghissimo Ritratto albümünde… Albümün ismine ilham veren, Rönesans dönemi bestecilerinden Giovanni Pierluigi da Palestrina’nın Da Cosi Dotta Man isimli madrigalinin, İtalyanca aslının bir dizesindeki söz öbeği; bu albümün bendeki özetine de tercüman oluyor:

Öyle usta bir el tarafından çizilmişsin ki,

En zarif portre…*

Gianluigi Trovesi // Vaghissimo Ritratto // ECM // 2007

*Madrigal’in sözlerinin İtalyanca aslı:

Da così dotta man sei stato fatto
Vaghissimo Ritratto.

*Bu yazı Nisan 2008'de, Jazz Dergisi'nin 50. sayısında yayınlanmıştır.

19 Ocak 2008 Cumartesi

Pharoah Sanders..

İçinizdeki en uzak noktalara dokunabilen -canhıraş, ulvi, akışkan, tok, irite, dingin- tezatlığında sıfatları gururla taşıyabilecek karakteristik tonuyla Pharoah Sanders; John Coltrane’in yaratıcısı olarak anıldığı “Sheets of Sound” tekniğinin de en usta uygulayıcılarından... Hatta bir söylentiye göre Sanders çalmayı bıraktığında saksafonunda hala bir titreşim olurmuş. Saksafonundan akan notalar Sanders için bir ibadet aracı, biz ise onun başka dünyalardan taşıdığı deneyimlerin sese dönüşmüş haline tanık olmak üzere koltuklarına konuşlanmış paylaşıcılarız. Karşımda tam da tahmin etmiş olduğum üzere, maddi dünyanın çoğu ağırlığından, öncelikle egosundan arınmış; gündelik odakların çok ötesinde yaşayan, bir suhulet abidesi Pharoah Sanders var.. CRR’de bir konser vermek üzere ülkemizi ziyaret eden Pharoah Sander ile müziğe, müziğin ötesine, ruhani yolculuklara dair bir sohbet..
Gözlemlediğim şu ki, ismi free jazz dönemiyle beraber anılan müzisyenlerin bir kısmı bu akımı politik ve sosyal bir haraket gibi yorumluyorlar. Diğer bir yandan ise siz ve John Coltrane gibi müzisyenler, müziği formlardan özgür kılarken, ruhani yanlarına daha çok odaklanır gibisiniz.. Bundan bahsedebilir misiniz biraz?
Tamamen kendi deneyimim benim, kendi müziğim için ne hissettiğim önemli. Çalarken, müziğin kendisi çok ruhani..Benim, müziğimi aktarmaya çalışırken, müziğimi yaratırken denediğim bu..Dediğim gibi herkesin kendi müziğini algılamasıyla ilgili kendine has bir bakış açısı var, sosyal, politik ya da başka yönlerden.. Bazen müzik yaparken, ona ruhani bir aydınlanma gibiymişçesine bakıyorum, onu böyle adlandırıyorum. Ama hissediyorum ki her müzisyenin ifade edişinde kendine has bir tarzı var ve diğer müzisyenleri onaylamadıkları zamanlar olabilir. Yani ben biraz kendime kapalıyım..Artı olarak ben bir Müslümanım ve zamanımın çoğu müzikle değil de ibadet ederek geçiyor. Müzikten önce, onu başka bir boyuta koymakla ilgiliyim; umarım bunu iletebiliyorumdur, tek yaptığım çalmaya devam etmek ve müziği dualarla bezemek..
Müslüman olmadan önceleri Doğu felsefelerine ilginiz var mıydı?
Ben bir Hristiyan olaran büyüdüm, ailemin çoğu Hristiyan, fazla bir seçeneğim yoktu, onlar her ne yapıyorlarsa ben de onlara katılmak zorundaydım. İslamiyetle tanıştığımda benim için daha uygun olduğunu anladım. Kendimden başkası için bunu söyleyemem tabi..Müslüman olmamın sebebi bu, bunu seçmemde etkili olan çok şey var..
İslam edebiyatına ya da felsefesine ilginiz var mı?
Evet, eğer okuyabilirsem..Aslında pek fazla İslam felsefesi okumadım. Tek yaptığım yaşamaya çalışmak, bunları hayatıma uygulamak ve ailemle ilgilenmek. Başka bir şey bilmiyorum, sadece bunu yaşamaya çalışıyorum, bunu başarabilirsem, bir Müslüman olarak ölürsem, bu gerçekten çok güzel..
Kariyeriniz boyunca jazz’ın farklı türleri ile iç içe oldunuz, hatta internette bir yerde 70’lerin sonlarına doğru o dönemin disko müziği yapan topluluklarından biriyle çalışmış olduğunuzu okumuştum..
Bazen yanlış anlaşılmalar oluyor, genelde bu benim için sorun değil ama kendim hakkında okuduğum bazı şeyler hiç de gerçek değil. Geriye dönüp bunları düzeltmek gerçekten zor, çünkü uzun zaman önce olan şeyler..Bazen kendi internet sitemi yapmayı düşünüyorum, insanlar gerçek Farrell’i anlasınlar diye..Bazen benle iletişime dahi geçmeden benle ilgili bir şeyler yazıyorlar, bunu yapmak pek de iyi değil. Başka bir insan hakkında gerçek olmayan bir şey söylemek, bunu çok karmaşık ve çelişkili hale getiriyor. Hele sizin gibi güzel bir insan benle söyleşiye geldiğinde..Bu bir yanlış anlaşılma, kimin söylediğini bilmiyorum, umarım ilerde bu bilgi düzelebilir.
Eğer bir sorunum varsa onun için dua ediyorum, eğer Tanrı bunca şeyi yarattıysa ben küçücük bir varlığım. Söyleyebileceğim pek fazla şey yok. Bir jazz müzisyeni olarak anılmayı seven biri değilim, ben sadece Ben’im, ve bir şeyler için çabalamak bana yeterli geliyor. Benim için Kuran gerçek müzik, Kuran’dan daha güzel bir müzik yok..
Biraz Coltrane ile olan deneyimlerinizden bahseder misiniz?
Coltrane’den önce kendi grubum vardı ve birşeyler yapmaktaydık. Ben bir kilisede büyüdüm, dinim hakkında oldukça titiz ve dikkatliydim, bir Hristiyanken hep kiliseye dua etmeye giderdim. Ben Coltrane’in de büyüdüğü gibi büyümüştüm; onla konuştuğunuzda sizin dinle alakanızı sorardı, ailenizin kimler olduğunu, bu gibi şeyler. Bu çok iyi hissettiğim bir şeydi, çünkü ondan önce kimse bana dinimle ilgili bir şey sormamıştı.
O zamanlar jazz dünyasındaki en ruhani yönü güçlü müzisyenlerden biriydi herhalde..
Yani, evet, bilemiyorum. Ahmad Jamal var, o da müslüman ve oldukça dinin içinde. Ya da Yusef Lateef.. Gerçekten harika liderler, hala onlardan çok şey öğreniyorum.
Coltrane’in vefatınından sonra, Alice Coltrane ile olan işbirliğinizden bahsedebilir misiniz?
Alice ve ben oldukça yakındık ve beraber bir kaç albüm kaydettik. Çoğu arkadaşım manevi yönü kuvvetli insanlar, Alice’le çok fazla konuşmama gerek yok, ya da birbirimizi görmemize.. Dinine çok bağlı bir insandı ve ibadete çok zaman ayırırdı. Telefonu eline alıp saatlerce konuşacak ya da dedikodu yapacak tipte bir insan değilim. Onu gördüğüm zamanlar, hayatta olmasına mutlu olurdum; tabi o hala hayattayken..Daha önce de dediğim gibi, biraz kendine kapalı biriyim. Yaşadığım hayat, yaşadığım ülke bir İslam ülkesi değil; bu tip şeyleri hayatımda tutmak için daha fazla emek sarfediyorum.

Etrafınızda İslam hakkında bir şeyler öğrenebileceğiniz çok insan yoktu sanırım..
Bazen benim ülkemde, İslamiyet hakkında birşeyler bilmek gibi bir seçeneğin olmaz. Öncelikle eğer ben Müslümansam benim etrafımda olmak istemezler. Bu çok negatif bir tepki ve böyle düşünenlerden uzak durmak zorundayım..
Peki İslamiyeti daha rahat yaşayabilmek için başka bir ülkeye seyahat ettiğiniz oldu mu?
Hayır, hiç olmadı. ABD’de İslamiyet hakkında bana birşeyler öğreten üstadlar vardı.. Cami çevrelerinde olarak öğrendim İslamiyeti..Benim için önemli olan bu hayatı nasıl yaşadığım ve İslamiyeti seçmiş olmam..
Önceleri tenor saksafonun yanı sıra soprano da çaldığınız olurdu. Ama son zamanlarda tenore odaklanmış gibisiniz..
(gülüyor) Haklısın, bir kaç kez entrumanlarımı taşımaya çalışırken hava yolu şirketleriyle problemler yaşadım. Saksafon taşıma kutularımı bagaja bırakmamı talep ettiler, hayır, bunu yapmam. Saksafonumu yanıma almak isterim, ve tenorum için daha küçük bir çantam var ve onu yanıma alıyorum.
Kaç saksafonla seyahat ediyorsunuz?
Sadece bir..
Peki ne olduğunu sorabilir miyim?
Ben bir MK6 Selmer, Balance Action Selmer çalıyorum..Eski bir Selmer.. Eski şeylerle daha uyum içersindeyim. Sanki bir parçam olmuş gibi, mekanizma öyle rahat ki.. Şirket en son yeni ve daha iyi bir şeyler yapmayı denedi ama, benim için daha iyi olmadı. Belki diğer müzisyenler için farklıdır, bilemiyorum..
Bu sıralar yeni müzisyenlerle çalmaya ilginiz var mı, belki genç müzisyenlerle?
Dışarı çıkıp genç müzisyenleri dinleme şansım olmadı..
Kenny Garrett’la çaldınız..
Evet, o çok güzel bir insan..Onu gerçekten çok seviyorum ve müziğini de çok seviyorum. Kendi deneyimime göre dünyadaki en iyi alto çalan kişi o. Onu yaptıkları bana bir çok yönden ilham oluyor, ve kendi müziğinde varoloşunu seviyorum, aynı zamanda ruhani yönü çok kuvvetli bir insan..
Çine olan yolculuğunun ardından bir album kaydetmişti..
Benim gibi biri değil.. Çok zeki biri, sadece öğrenmek konusunda değil, gittiği yerlerin kültürlerine çok ilgili, Japonca’yı baya iyi konuşuyor, ve biraz da Çince sanırım.. Bunların hepsini öğrenmeye nasıl vakit buldu bilmiyorum, onu konuşurken duydum. Onu oldukça iyi tanıyorum, muhteşem Miles Davis’le çaldığı dönemlerden. O zamanlar gençti..
Hiç Miles’la çaldınız mı?
Onla hiç çalmadım, ama onunla 10 dakika sohbet ettim (gülüyor)..
Nasıldı?
Bana karşı çok iyiydi, çok zeki biriydi. Kullandığım Gamma hakkında şöyle dedi; (Miles’in konuşmasını taklik ederek) “Hey Farrell, gammanın sesi çok açık, onu kıssan iyi olur.” (gülüyor). Harika biriydi, onunla konuşmak çok keyifliydi, Coltrane’le olduğu gibi..Coltrane’le müzik hakkında hiç konuşmazdık, genelde ruhani konularda, dinle ilgili konuşurduk, mesela yeme alışkanlıkları, egzersizler ya da ibadet..Ya da kötü alışkanlıklar..
Tüm bu paylaşımlarınızın sonucuydu bu harika müzik..
Bence de, başka bir çok şeyden zevk alıyorum, sadece çalmak değil konu. Dediğim gibi bir müzisyen olarak anılmaktan hoşlanmıyorum, bir Müslüman olarak anılmak benim için oldukça yeterli..
Bu akşam neler çalacağınızla ilgili bir kaç ipucu?
(gülüyor) İşte bunu bilemem, bir müzisyen bunu bilemez. Ne çalacağımı bilmiyorum, sahneye çıkacağım, seyirciyi ve atmosferi hissedeceğim. O mekandan hissettiklerim bana ne çalacağımı söyleyecek..
Hiç bir performans salonda rahatsız hissettiğiniz ve çalmayı istemediğiniz oldu mu? (Keith Jarrett’a gönderme yaparak)
Hayır, çoğunlukla çalmayı çok isterim. Buraya çalmaya ve birşeyler vermeye geldim, bunun için burdayım.
Etrafı gezme şansınız oldu mu?
Türkiye’ye geçen sefer geldiğimde bir sol klarnet almıştım, onu evde bıraktım. Getirmedim, çünkü buradan başka bir tane almayı tasarlamıştım. Ama bugün Sultanahmet Camii’ne gitmeyi tercih ettim ve tüm zamanımı dua etmekle geçirdim. Bu yolculuğumda ilk işim camiyi ziyaret etmek oldu, daha önce şansım olmamıştı.

*Bu söyleşi Ocak 2008'de, Jazz Dergisi'nin 49. sayısında yayınlanmıştır.




Archie Shepp ile söyleşi..




Free jazz akımının ilk akla gelen isimlerinden Archie Shepp; müziğiyle olduğu kadar entellektüel kişiliği, akademik çalışmaları, sosyal ve politik konulardaki hassasiyeti ile de jazz dünyasında özel bir yere sahip. Free jazz döneminin ardından, blues’dan balladlara çeşitlenen bir çok farklı türde albümler kaydeden Shepp’in müziğinde değişmeyen unsur ise Afrika mirasına sağdıklık.. Afro-Amerikan nüfusun sorunlarını gerek müziğinde gerekse akademik ve özel hayatının her alanında aktaran ve çözümler arayan saksafonist Archie Shepp, Akbank Jazz Festival’i kapsamında bir konser vermek üzere ülkemizi ziyaret etti. Shepp ile Afrika müziğine, jazz’ın sosyal açılardan irdelenmesine ve jazz’ın günümüzde ifade ettiklerine dair bir söyleşi..
Bir röportajınızda “Eğer müziğimize jazz demeye devam edersek, negro hitabıyla anılmaya devam ederiz.” dediğinizi okumuştum, jazz sözcüğü hakkında hala böyle mi düşünüyorsunuz, ya da bakışınızda iyimser anlamda bir değişim oldu mu?
Jazz aslında negronun anlamına yakın bir kelime, belirli bir anlamı yok ama tarih boyunca öyle kullanılagelmiştir. Aslında bir çok değişik durumu ifade etmek için kullanılan bir kelime jazz. Aslen evlilik dışı ilişkiyi tanımlamak için kullanılırmış, sonra zaman içinde müzikle ilişkilendirilmiş..Aslında jazz sözcüğünün geçmişi New Orleans günlerine uzanıyor, o zaman zengin beyazlar bu sözcüğü siyah kadınlarla sevişmeye gittiklerinde kullanırlarmış. Daha açık renkli siyah kadınlar genelde belli türde müzik çalan yerlerde dans ettikleri dönemde ki o dönemde Jelly Roll Morton, Tony Jackson, Albert Cale çalarmış genelde..İşte beyaz zenginleri kadın bulmaya gittikleri bu dönemde, jazz aradıklarını söylerlermiş. Bu jazz sözcüğünün kullanıldığı çeşitli durumlardan biri. Beyaz zenginleri müzik arayışıyla gitmezlermiş o yerlere, aslen bu danseden kadınlarla sevişme ihtimali için giderlermiş. Bir yüklem gibi kullanılırmış jazz yapmak.. Mesela eğer ben bu kızla jazz yaptım dersem onunla müzik yaptım anlamına gelmiyor bu tabi ki.. Özetle jazz sözcüğü aslında aşağılayıcı sayılabilecek anlamlara da geliyor ve tam olarak belirgin bir anlamı yok. Bir parfum anlamına da gelebilir, bir çok anlama gelebilir. İşte bu yüzden müziğimize jazz demiyorum. Ben müziğimize Afrika müziği diyorum.
Kariyerinizin başlangıç dönemlerine bakacak olursak, Cecil Taylor’la çalmış olmanın müziğinizde ne gibi etkileri var?
Cecil'in sadece müziğim üzerinde değil, algılamam üzerinde de derin etkileri var. Cecil bu müziği sadece müzik olarak değil de kültürel bir güç olarak algılayan ilk insanlar arasında diyebilirim.
Ya John Coltrane?
Coltrane ile tanışmak bana kendi müziğimi ve uzantılarını başka bir bakış açısıyla değerlendirmemi sağladı, bir nevi devam niteliğinde benim için..Coltrane gençlerle oldukça çok zaman geçiren, çok cömert bir adamdı. Çok saygı duyduğum biri, çünkü her zaman siyahi müziğin parametrelerini genişletmek arayışı içindeydi. Aynı zamanda çok ulaşılabilir biriydi Coltrane; bilgisini, irfanını hep başkalarıyla paylaşırdı. Bu müziğin gelişimde çok önemli biri Coltrane.
Afro- Amerikan sanat müziği siyahi gençlerin kendini ifade yöntemleriyken, şimdilerde bu ifade aracı olarak rap ya da hiphop’ın anılır olması hakkında ne düşünüyorsunuz?
Afro-Amerikan müziği her zaman kendini döneme adapte etmiştir, gündemde kalmayı başarmıştır hep.. Mesela 1920lere dönersek, insanlar Louis Armstrong hep benzer türde müzik yapmamasına rağmen onun müziğinde dans ediyorlarmış. Afro-Amerikan müziğinin etkileri Avrupa'ya kadar ulaşmış, mesela empresyonist bestecilere. Debussy 19. yüzyılda rag time’dan oldukça etkilenmiş mesela. Ya da Stravinski..Yani başkalarından daha avant-garde bir iş yaptığımı söyleyemem. Bu müzik her zaman kültürel değişimin çok önemli bir parçası olmuş, çünkü kültürel değişimle orantılı olarak ilerlemiş. Mesela günümüzdeki rap müziğine bakarsak, eminim Türkiye'de de rap yapan gençler vardır. Bence bu siyahların müzikle ifade biçimlerinin bir onaylaması gibi..Ben müziğimize jazz, rap ya da hip hop olarak bakmıyorum; Afro-Amerikan ifade biçimi olarak bakıyorum, reggae ya da samba da dahil olabilir buna. Bunları tümü benim müziğim, hepsi Afro-Amerikan müzikler..Brazilya'ya yerleşenler ile Güney Karolayna'ya yerleşen aynı Afrikalılar, bu müzikal farklılıklar sadece ritm duygusunu farklı algılayış biçimleri..
Şimdilerde jazz daha çok, yüksek ekonomik, sosyal sınıflara dahil dinleyicilere hitap ediyor, bunun hakkında ne düşünüyorsunuz?
Sana söyle açıklayayım, bizler sadece oral geleneklere bağlı olarak evrimleşmemişiz, bu sürece dans da şarkı da, hepsi dahil..Ayrıca bu geleneklere ek olarak bir de işin enstrumantel boyutu var. Mesela benim gençliğimde 500 dolara bir saksafon alabilirdin, ama şu an aynı enstruman 5000 dolar..Siyah gençlerin bunu alabilecek parası yok ki... Yani jazz denen müzik türü artık bunun asıl yaratıcıları olan siyahi nüfus arasında o kadar popüler değil. Jazz artık bu enstrumanları almaya imkanı olan beyaz gençler arasında yaygın. Yani birileri benim müziğime avant-garde dediğinde bunu kabul edemiyorum, çünkü ben etrafımda olanın bir parçasıydım, tıpkı Louis Armstrong, Charlie Parker gibi..Mesela Louis Armstrong'un işlerinden çok etkilenen Scott Fitzgerald var..Ya da Jackson Pollock. Ya da Jack Kerouac Charlie Parker'ın işlerinden çok etkilenmiş..Yani Afro-Amerikan müziği bugüne baktığımızda da modern sanatların tümüne çok etki eder durumda, edebiyata, resime..Bunun farkına varmamda Cecil Taylor en etkili isim diyebilirim. Müziğin müzik olarak algılanmasının dışında, toplum ve sanat üzerindeki daha büyük etkilerini..Bizim tüm dünya üzerinde kültürel anlamda derin etkilerimiz olagelmiş. Müziğimiz günümüzün müziği. Mesela çocuklara bakın, hepsi şapkalarını ters takıp düşük belli pantolonlar giyiyorlar, Michael Jordon gibi giyinmeye özeniyorlar. Tüm dünya kültürleri küreselleşmenin bir yansıması oluyor.
Son albümünüzün isminin “Gemini” olmasının astrolojiyle bir alakası var mı?
Tam olarak değil sanırım, bir yandan da albüm iki Cd den oluşuyor. Aslında bu fikrin çıkış noktası bu. Astrolojiyle ilgileniyorum ama, John Coltrane kadar değil. O ciddi anlamda ilgilenirdi astroloji ile..
Genç müzisyenlerden beraber çalmayı istedikleriniz var mı?
Neden eski müzisyenleri sormadın (gülüyor..). Çünkü yenilerden çok da fazla dinlemiyorum ama duyduğum yeni müzisyen çok var. Ama benim yaşımdaki müzisyenleri fazla duymuyorum çünkü herkes çok yaşlandı. Demek istediğim hala hayatta olan ve çalmayı çok sevdiğim müzisyenler var, McCoy Tyner onlardan biri, sonra George Coleman. Ya da zamanımızın harikulade piyanistlerinden diyebileceğim Ahmad Jamal..
Çağdaş kompozisyona ilginiz oldu mu hiç?
Bu sıralar klasik döneme daha ilgiliyim, son zamanlarda Mozart'ın bestelerini sıkça dinliyorum. Aslen batı klasik müziğine Hiçbir zaman o kadar ilgili olmadım. Kendi müziğimizle, siyahi müzisyenler tarafından yaratılmış müziklerle ilgili olmakla yeterli geliyordu bana. Beyazların Batı Klasik müziğine ihtiyacım olduğunu düşünmedim hiç. Aslında bu iyice alakadar olmayana kadar geçerli..Müzikal olarak problemler yaşadığım bir dönem oldu ve sonra Mozart’ın Sol Major Flut sonatına takılıp kaldım. Bana bir miktar yardımı dokunduğunu söyleyebilirim.


*Fotoğraf Cem Köklükaya tarafından çekilmiştir.

“Duygusal ve sinematik..”



Film müzikleri… Bir sahneye eşlik etmek üzere en belirgin atmosfer tamamlayıcı olarak müzik… Eğer söz konusu işi yapan titiz bir yönetmense; sözgelimi 24. sahne için, en az kadın karakterin küvetin kenarında otururken mi, yoksa ayna karşısında mı o en can alıcı konuşmayı yaptığı ne kadar önemli bir detaysa; o sahneyle ilişkilendirilecek parçanın seçimi de öyle bir detaydır. Hikâyenin ve görselliğin yaracağı ruh kisvesine ek olarak, tamamlanmış bir film için benden bir albüm seçmemi isteseler ve deseler ki; bu albüm yaratacağı hisler bütünü ile bu filmi tamamlasın, seçimim Home Video’nun No Certain Night or Morning isimli albümü olurdu, Wes Anderson’un Royal Teenenbaums isimli filmi için. Hikâyenin içindeki sürükleyicilik ve eğlendiriciliğin dinleyiciyi yönlendirdiği en belirgin doğrultu, sürprizlerle dolu karamsar bir drama…

Evet, Home Video’yu oluşturan Collin Ruffino ve David Gross’un hikâyesinden, inceden neşeli ve eğlendirici sürprizlerle bezeli bir hüzün karmaşası çıkmış ortaya. Hizmetçilerinin, kendisine üzümler soyup yetirdiği bir Louisiana şatosunda büyüdüğünü iddia eden bir ressamın sanat dersinde tanışıyor ikili. İlerleyen arkadaşlıkları bir işbirliğine dönüşüyor ve Collin’in yönetip David’in rol aldığı, sonraları gruba ismine verecek olan bir kısa film projesiyle pekişiyor ilişkileri. Lise döneminde Collin, The Great and Secret Show isimli bir toplulukta çalarak müzikle alakasını güçlendirirken, o yaşına kadar popüler müzikle hiçbir ilişiği olmamış klasik eğitimli piyanistimiz David’in topluluğa katılmasıyla, klavyeler bir profesyonele teslim edilmiş oluyor. Lise hayatının sona ermesiyle topluluk dağılıyor ve ayrı sahnelerde çıkıyor Home Video üyeleri bu kez karşımıza. Gelecek planları , artı kişisel ilgi alanları David’i Boston’a müzik ve felsefe eğitimi almaya yönlendiriyor; Collin’i ise New York’a sinema okumaya…Bu süre içersinde Collin müzikten kopmuyor, David ise Collin’den; ve her yaz tatilinde bir araya gelip beraber çalışmaya devam ediyorlar. Üniversite hayatının da bitmesi ile ikilimizden David New York’a yerleşiyor ve bu süreçte, bahsi geçen Home Video serüveni start alıyor. 2003 kışında ilk parçaları ve albümlerinin kapanış parçası olan Melon’u kaydediyor ikili, takiben birkaç parça daha kaydedip plak şirketlerine yollamaya başlıyorlar. Warp bu, yeteneğin kokusunu alır tabi, daha canlı performanslarını bile görmeden ikilimizle bir anlaşma imzalayıp 2004 Haziran’ında That You Might, onu takiben ise Kasım’ da Citizen kısa çalarlarını yayınlıyor. That You Might parçaları BBC radyosunda dönerek İngiltere müzik çevrelerinde ilgi çekmelerine sebep olurken, Citizen kısa çaları ile de Rolling Stone dergisinin gündemine geliyorlar. Ardından, çıktıkları Avrupa turnesinde Blonde Redhead üyeleri öyle etkileniyor ki müziklerinden, ikilimiz onlara eşlik etmek üzere bir Kuzey Amerika turnesine davet ediliyorlar. Takiben ise Radio 4, Pinback, Colder, His Name is Alive gibi topluluklara ön grup oluyorlar. 2006 Kasım’ında ise ilk albümleri No Certain Night or Morning yayınlanıyor, ama bu kez Defend Music etiketiyle. Elektronik müzik dünyasının en dikkat çekici isimlerinden olan Squarepusher, Boards of Canada, Autechre, Aphex Twin, Jamie Lidell gibi yıldızları bünyesinde bulunduran Warp Plak Şirketi bu gelecek vadeden ikiliyi nasıl ellerinden kaçırıyor akıl sır erdirebilmiş değilim.

İlk albümleri, No Certain Night or Morning; kabaca bahsedilen bu hikâyenin yansıması gibi, oldukça samimi kahramanlarımız albüm boyunca. New York hayatının karmaşasına, kalabalığın içinde yalnız olmaya, geleceğe dair umutsuzluğa ve aşkı bekleyişe dair itiraflarda bulunuyorlar. Beste yapısındaki doyuruculuk, akılda kalıcı melodiler, gitar tonlarındaki -efektlere rağmen elde edilen- yalınlık, yüksek metronomda akan enerjik drum machine üretimleri, ve Tom Yorke’u çağrıştıran son hece uzatma obsesyonlu vokal stili; uzuvlarınızla eşlik etme arzunuza karşı koyamayacağınız dinamikliğin, ve bu sürükleyiciliğin içinde akan karamsarlığın işaretçileri. İkiliğinin üzerinde etkisi olan isimlere değinirsek; Nine Inch Nails’ın endüstriyelliğinin sakinleştirilmiş ve isyanı tımarlanmışı, Depeche Mode’un elektronik müziği rock’a dahil etmedeki ustalığının amatörleşmişi, Boards of Canada’nın titizliğinin hafiften gelişi güzelleştirilmişi ve Radiohead’ın karanlık yanının az biraz umut katılmışı denebilir Home Video’nun müziği için. Sözü vokalist Collin’e bırakırsak “ duygusal ve sinematik ” en yalın söz öbeği müziklerine dair.

Açılış parçası Sleep Sweet ile başlayan dans etme isteği tüm parçalar boyunca devam ediyor. Penguin’de ise “Burada oturdukça aptallaşıyorum, hayatımın değişmesini ve gölgelerin yer değiştirmesini beklerken. Beynim bir ahmak tıpkı, yeteri kadar büyüdüm duvarları yıkmak ve bu sahneden uçmak için.” diyerek bu karamsarlığa dair yakınmalarda bulunuyor kahramanlarımız, bu parçanın aynı zamanda DFA’nın yaptığı bir remixi de mevcut. Topluluğun aynı zamanda ilk kısaçaları olan That You Might’ta ise sert kickler, fade out efektlerinin oldukça belirgin olduğu isyankar klavye melodisi, albüm boyunca süregelen enerjinin çiziyor. Birçok elektronik müzik topluluğu gibi parçaları kendileri kaydettikten sonra canlı performansa göre yeniden düzenleyip, sahnede görsellerin yanı sıra, davulda Jim Orso eşlik ediyor ikilimize.

Home Video sahnede; Home Video Dj setlerine sızdı, sızıyor, sızmaya da devam edecek ve biz keyifle dans ediyoruz. Dansımızla ya da tempo tutarak eşlik etmemeyi olanaksız kılan sert ve enerjik vuruşların, akılda kalıcı melodilerin ötesinde bu sahnenin odak noktası, belki de birer parça her birimizin hikâyesinde... Soyutlanma, yabancılaşma, kalp kırıklıkları, varoluşsal sorgular, değişimi & daha iyiyi bekleyiş, yalnızlık... Tesadüfler eşliğinde hikâyeye dâhil olan aşk kırıntıları, şefkat ve umut kıvılcımları akıp giden… Sanırım onlar ilerleyen zamanlarda da bunlardan bahsetmeye devam edecekler. Hayır, dans etmeyi kesmemeliyiz. Biraz kulak versek yeter.

Home Video- No Certain Night of Morning // Defend Music Inc. // 2o06

Jack De Johnette ile söyleşi..

Kasım ayında Ripple Project ile bir konser vermek üzere ülkemizi ziyaret eden jazz tarihinin en önemli davulcularından Jack DeJohnette, kariyeri boyunca gerek eşlikçi olarak bünyesinde bulunduğu topluluklarla, gerekse lider olarak kaydettiği albümlerle, jazz’da güncel olanı belirlerleme ve takip etmesinin yanı sıra, bir davulcu olarak üslubunu farklı türlerde ustaca farkettirmeyi başardı. Son olarak ses mühendisi ve elektronik müzik bestecisi Ben Surman ile beraber çalıştıkları Ripple Project de bunun göstergelerinden..Ripple Project; soprano saksafon ve üflemelilerde, bas klarnetteki ustalığı ile anılan İngiliz müzisyen John Surman; basta Sonny Rollins ve Oliver Lake ile çalışmaları ile hatırlanabilecek Jerome Harris; vokallerde ve perküsyonda Brazilya yerel müziklerinin gün ışığına çıkaran ve kendi tarzıyla yorumlayan Marlui Miranda, elektronik müzik dünyasında ses mühendisi ve prodüktör olarak birçok çalışmada bulunan Ben Surman ve davullarda, jazz davulu dendiğinde ilk akla gelen isimlerden olan Jack DeJohnette’den oluşuyor. 12 Kasım 2007 tarihinde İş Sanat’ta verdikleri konser öncesi Jack DeJohnette ile mini bir söyleşi gerçekleştirdik..

Biraz Ripple Projectle olan işbirliğinizden bahsedebilir miyiz? Ben Surman’la yine proje tasarılarınız var mı?

Ben Surman’ın babası John Surmanla sıkça beraber çalıştığımızdan dolayı Ben’le de çalışıyoruz. Ayrıca küçük kızımla evli olduğundan Ben benim damadım ve beraber sıkça zaman geçiriyoruz. Plak şirketim Golden Beams’ten bir remix albümü çıkmasını istememin sebebi, çağdaş kalmak istemem..Bu nedenle Ben Ripple Effect projesini kursu ve bence inanılmaz bir iş çıkardı, onun gibi remix yapan başka kimseyi tanımıyorum. Ripple Projecti sahneye taşıma fikri de çok güzeldi çünkü bu sayede Marlui Miranda ve Jerome Harris de projeye dahil oldu. Ayrıca Ben sahnede elektoniklerle ilgilendiği için, bir ses mühendisi daha kadroya eklendi. Umduğumuz Ripple Effect projesiyle olabildiği kadar çok çalabilmek..Çünkü bu geleneksel cazın, elektonik cazın ve dünya müziğinin bir harmanı..Ağırlığın neyde olduğu konserden konsere değişiyor..

Bir röportajınızda kendinizi müziği boyayan biri gibi gördüğünüzü söylediğiniz okumuştum, müziği boyamak derken neyi kastediyorsunuz?

Renkler, tıpkı bir ressam gibi..Ben sadece davul çalmıyorum, ben müziği boyuyorum tıpkı bir heykeltraş fotoğrafçı ya da ressam gibi..Ritmlerle, titreşimlerle renkler yaratıyorum.. Müziği boyamak derken benim tavrım bu..

Caz tarihindeki hemen hemen tüm saksafon devleri ile çalıştınız, bunların içinde onunla çakarken en fazla sey öğrendiğinizi söyleyebileceğiz biri var mı?

Bir çokları var, saksafonistleri düşündüğümüzde çok fazla şey öğrendiğim John Coltrane, Sonny Rollins ve Wayne Shorter denebilir..

Biraz AACM döneminden bahsedebilir miyiz? ( yaratıcı müzisyenlerin gelişimi derneği)

Bu oluşumu başlatan kişi Chicagolu Muhal Richard Abrams..Onun dışında Roscoe Mitchell, Joseph Jarman,Lester Bowie ve Art Ensemble of Chicago da buna dahildi..Bu oluşum müzisyenler için bir alternatif gibiydi, ürettiklerini sunmaları için oluşturulmuş değişik bir konsept..50lerin sonları ve 60ların başlarıydı..Bu oluşum devam ediyor hala, Muhal Richard Abrams New York’ta yaşıyor ama AACM Chicagoda devam ediyor..

*Bu söyleşinin sesli kaydı, 14.Kasım 2007 tarihinde Açık Radyo 94.9, Açık Dergi programında yayınlanmıştır.

* Bu söyleşi Ocak 2008’de Jazz Dergisi’nin 49. sayısında yayınlanmıştır.

* Yukarıdaki fotoğraf Cem Köklükaya tarafından çekilmiştir.

18 Ocak 2008 Cuma

Bir ölüye mektup..

Bayım,

Siz göçtüğünüzde ben buralarda değildim. Hatta benim ürememe sebep varlıklar dahi adımlarını düz bir çizgide sabit tutamayacak kadar yıl katetmişlerdi ancak..

Bayım,

Sizi tanıdığım günden beri, ağırlık mı hafiflik mi olduğuna bir türlü kanaat getiremediğim bir yoğunlukla katetmekteyim her yolu.. Bu her iki uca kayması pek olası yoğunluktur ki, çizgimi terkedip yenisini yaratmama sebep. Ve bu çizgidir ki, suskunluğum, çoşkunluğum, zerzenişim, uykum, gölgesi bulunmayan evrenleri , arayışım..

Sizi her duyduğumda bir yandan sazımı sarmalayasım ve çağlarca üfleyesim geliyor, bir yandan ise sizin sazınızdan akan notaların beni ulaştırdığı huzura “bir ben” ulaşabilir miyim kaygısıyla terkedesim onu. Sonsuza kadar.

Çelişki kardeşliği hissediyorum sizinle aramda bayım,

Başak ve terazinin kesiştiği gün gelmişsiniz dünyaya... İddaalı bir söz edip sadece sizi dinleyerek bile bunu farkedebilirdim diyebilirim, başağın tüm mükemmelliyetçiliğini, titizliğini, hedefe dair sabrını ve terazinin naif kararsızlığını, estetik kaygılarını, ruhani arayışlarını tel tel bezemişsiniz her ezginize..

Sizden ötesi olmayacak bayım, düzensizliğin içersinde yakalanabilecek estetiğin ulaşabileceği son noktasınız. İşte bu yüzdendir sazımı bırakıp yazıma sarılıyorum. Tende siz, fonda siz, unumda hamurumda siz..

Caribou'dan Andorra..


Caribou, aslen Kanadalı müzisyen Dan Snaith’in tek kişilik projesi.. Teknolojinin ilerlemesiyle yaygınlaşan, albümü tek kişi kaydedip, kadroyu canlı performanslar nedeniyle genişletme akımına dahil bir isim Dan Snaith; kendisine sahnede Ryan Smith, Brad Weber, Andy Lloyd ve Peter Mitton eşlik ediyor. 2000’lerin başlarında, elektronik müzik camiasının umut vaadeden isimlerinden sayılan Manitoba ismi ile müzik yapan Daniel Snaith’in isminin Caribou’ya dönüşmesi, bir isim çakışması üzerine kendisine açılan dava ile olmuş. Matematikte doktorası bulunan, hatırı sayılır bir davulcu ve perküsyonist olan, elektronik kompozisyon alanında yetkinliğini hayli ispatlamış Dan Snaith’in, Andorra isimli albümü 2007 Ağustos’unda piyasaya sürüldü.

Manitoba’dan Caribou’ya olan isim değişikliği, müziğinin tarzındaki değişimi de beraberinde getiriyor. Manitoba ismi altında daha elektronika ve IDM janrlarına dahil edilebilecek kayıtlar yapan ve Boards of Canada’yla karşılaştırılan müzisyenin; Caribou ismi ile kaydettiği 2. albümü Andorra için bir tür tanımlaması yapmak gerekirse; elektronik programlama destekli, rock’n roll & krout rock etkilenimli, saykodelik dream pop denebilir.

2005’te yayınlanan “The Milk of Human Kindness” isimli albümünü, ağırlıklı olarak gözde indie rock topluluklarının dahil olduğu Domino Records’dan yayınlayan Caribou; “Andorra” albümü ile nispeten daha büyük bir plak şirketi olarak tabir edebilecek Merge Records’a geçmiş. Albüm ismini, İspanya ve Fransa arasında yer alan Katalonya’nın diğer bir ismi olan Andorra’dan alıyor.

Andorra albümü iki kısım olarak ele alınabilir; albümün ilk altı parçası olan “Melody day”, “Sandy”, “After hours”, “She’s the one”, “Desiree” ve “Eli”; yukarıda da değinildiği gibi daha 60lar popunun gitar tekniklerini anımsatan, sürükleyici davul ve perkusyonlarla bezeli kayıtlar.. “Sundialing” isimli parçadan itibaren ise albüm daha deneysel bir karakter kazanıyor; zaman zaman 70lerin kraut rock’ına öykünürken, bir yandan da Dan Snaith’in elektronik geçmişinin altını çiziyor..2004 senesinde Phonem by Miller kapsamında Manitoba ismi ile ülkemizi ziyaret eden Dan Snaith’e Andorra albümünün “She’s the one” parçasında, Junior Boys’dan Jeremy Greenspan, hem besteleme aşamasında hem de vokallerde eşlik ediyor.

Caribou bir röportajında müziğe yaklaşımı ile ilgili, fiziksel sesleri baz alarak bestelerini onlar etrafında oluşturmadığını; parçaları daha çok fikirler ve zihinsel süreçler etrafında dönerek oluşturduğunu söylüyor. Gerek bu yaklaşımın göstergesi, gerekse etkilendiği çeşitli kaynakların harmanı olarak; Andorra albümü Dan Snaith’in diskografisinde müzikal duruşunu yetkinlikle yansıtan yegane albüm denebilir.

Caribou - Andorra // Merge Records // 2007