20 Kasım 2008 Perşembe

“Hiçbir ses masum değildir…”*

.


Bir özgür doğaçlama performansının yetkinliği söz konusu olduğunda dikkat edilesi nitelikleri düşünecek olursak; kimi sahnedeki müzisyenlerin uyumuna, kimi müzisyenlerin hem kendilerini hem de dinleyici kitleyi sürükleyebildikleri değişken ambiyansın yerindeliğine, kimi ise müzisyenlerin kişisel olarak teknik yeterliliklerine ve sazlarından çıkan seslerin bütünlüğü gibi unsurlara prim verilebileceğini söyler. Hepsi kabul, ama bir de “olabildiğince sınır tanımayan” klişesini eklemek isterim ben bunlara.
23 Eylül Salı akşamı İTÜ Maçka Kampusü, MİAM (Müzik İleri Araştırmaları Merkezi) Konser Salonu’nda gerçekleşen Islak Köpek konserinin haleti ruhiyesine dair birkaç söz etmek isterim ki, bu performans yukarda sıraladığım tüm unsurları zerafetle barındırıyordu bünyesinde…
Islak Köpek grubu, özgür doğaçlama sahnesi göz önüne alındığında pek zengin bir coğrafya sayılamayacak Türkiye’de, bu işi layığıyla yapan yegâne oluşumlardan. Farklı altyapılardan ve disiplinlerden gelen beş müzisyenin sahnedeki uyumunun keyfine dahil olabilmek için, öğrenilmiş batı müziği algımızı konser salonunun girişinde bırakmanın gerekliliğine inanıyorum.
Malum, çoğu özgür doğaçlama performansı birçoğumuzun müzikte aradığı temel unsurlar olan melodik, ritmik ve armonik düzenleri barındırmıyor içinde. Onun yerine odağa mod, ambians, seslerin dokusu, bireysel ve bütünsel yönelimleri gibi unsurları getirerek; müziğe dair algılarımızı sorguladığımız ve belki kendi tercihlerimiz konusunda keşiflerde bulunduğumuz deneyimler oluveriyor.
İlk konserini 2005 yazında veren Islak Köpek’in şimdilerdeki kadrosu, gitarda Şevket Akıncı, melodika, cracklebox ve bilgisayarda Korhan Erel, tenor saksofonlarda Robert Reigle ve Volkan Terzioğlu ve kemanda Dilek Acay’dan oluşuyor. Bugüne değin kadroda yer almış isimler arasında gitarda Dirk Stromberg ve perküsyonlarda Volkan Ergen bulunuyor.Topluluk Galata Perform’da düzenli olarak konser vermenin yanı sıra, Transit Doğaçlama Günleri ve Akbank Caz Festivali gibi etkinliklerde de sahne almış.
O günkü konsere geri dönecek olursak; benzer projelerde akustik enstrümanlar kendilerine özgü bir hiyerarşi ile akarken, elektronik seslerin adeta yan odadan geliyormuşçasına bağımsızca örgülenmeleri performansın en negatif özelliklerinden biri olurken, Islak Köpek’te elektronik işlemeler ve üretimlerin sahnedeki enstrümanlarla uyumu oldukça dikkat çekici...
Gitarist Şevket Akıncı’nın sazının olanaklarından olabildiğince yararlanarak; kullandığı pedalların yanı sıra arşe, fırça gibi cisimlerle gitarından çıkardığı sesler ve nadiren de olsa oluşturduğu melodik motiflerle performansa katkısı takdire şayandı. Ayrıca topluluğun o gün tenor saksofon çalan iki üyesinin tarzlarındaki farklılık, performansa zenginliğini katan yegane unsurlardan olarak anılabilir.
Her ne kadar Islak Köpek sahnede kolektif doğaçlama yapan ve her enstrümanın benzer yoğunlukları bulunan bir topluluk olsa da, üflemeli sazların algının odağına yerleşmesi bir çok kulak için sıradan bir durum. Robert Reigle olağanca dinginliği ile sazının olanaklarını multifoniklerle zorlarken, Volkan Terzioğlu’nun atonal notaları birbirinin ardına hızlı biçimde sıralaması ve saksofonun deve boynu kısmını çıkararak çeşitli kombinasyonlarda çalması ses zenginliğine işaret ediyordu.
Konserin ortalarına doğru, kemanda Dilek Acay ve tenor saksofonda Robert Reigle’ın birbirlerini tamamlayarak tansiyonu yükseltmeleri benim için performansın en keyif verici anlarından biriydi.
Islak Köpek üyelerinin sazlarından ve kolonlardan akan anarşik seslerin kendi içindeki dengesi, bir sahnede vuku bulan ideal bir demokrasiyi andırıyor; tüm sazlarda benzer ağırlık ve tüm seslerde yerinde ve zamanındalık...
Islak Köpek dinlerken ne ayağınızla eşlik edebilirsiniz, ne dans edebilirsiniz, ne de sevdiğinizle ilgili hülyalara dalabilirsiniz; tüm gerçekliğiyle bulunduğunuz ana çakılırsınız ve müzisyenlerin sazlarından ve elektronik seslerden örülmüş bütünlüğün içinde gündelik algıların bir miktar dışında çıkabilmenin verdiği yegane keyfe dahil olabilirsiniz.Islak Köpek’in ürettiği hiçbir ses masum değil*, her biri o anı oluşturan yegâne bütünün birbirine sebebiyet veren parçaları…

* Avrupa özgür doğaçlama sahnesinin önemli isimlerinden Edwin Prévost’un kitabı No Sound is Innocent: AMM and the Practice of Self-Invention Meta-musical Narratives: Essays’in isminden ilham alınmıştır.

13 Haziran 2008 Cuma

New York’ta serbest doğaçlamanın mini kalesi: The Stone…


John Zorn’u müzik dünyasında bu denli önemli bir figür yapan; besteci ve saksafonist kimliği dâhilinde sazının olanaklarını zorlamasının, eklektik bestecililiğinin, yetkin doğaçlama yeteneğinin ve bir nevi müzikal yaratımının deneysellik, yenilik, akıcılık ve şaşırtıcılık ile beraber anılır olmasının yanı sıra; özgür doğaçlama, serbest jazz ve deneysel müzik dünyasında, girişimciliği ile bu müziklerin daha geniş kitlelere ulaşmasındaki rolü olarak anılabilir. 1995’te kurduğu Tzadik plak şirketinin yanı sıra John Zorn; 2005’te açılmasından bu yana kısa sürede avangard müziğin New York’taki kalesi haline gelen The Stone isimli performans kulübünün de kurucusu ve sanat direktörü…

The Stone kar adağı minimum olan, deneysel müziğin mekânlarda hayat bulmasına adanmış bir performans salonu… Kulübün girişi aksi belirtilmedikçe New York’ta bir kulüp için cüzi denebilecek bir miktar olan 10 $ ve kulüpte içki satışı yapılmıyor. Performanstan elde edilen gelirin tamamı o gece çalan müzisyenlere kalıyor. The Stone’un masrafları, yapılan bağışlarla ve kulüpte kaydedilen albümlerin satışından elde edilen gelirle karşılanıyor. Aylık programları oluşturmakla her ay başka bir müzisyen görevlendiriliyor, tabi sanat direktörü olarak John Zorn’un boy göstermesi, kulübün New York yeni müzik hayatındaki mühim yerine katkı sağlıyor.

Aslında The Stone’dan bahsettiğim yazımın, kulübe olan ziyaretimi takiben derginin geçen sayısına yetişmiş olması gerekiyordu. Tam kulüp hakkında bir yazı yazma olasılığını rafa kaldırmışken, kulüpte kaydedilen Lou Reed, Laurie Anderson ve John Zorn performansının, The Stone: Issue Three ismi ile yayınlanması kulüpten bahseden mini bir yazı yazma arzumu pekiştirdi. Bu kadronun bir araya geldiğini duymak, elde kırılgan cisim varsa yere düşürmenize, miller uzağında da olsak performans anının kaydına cam şangırtısı ile dahil olmanıza sebebiyet veresi…

Kulübü ziyaret ettiğim 20 Mart 2008 akşamı, kariyeri boyunca Cecil Taylor, Henry Grimes, William Parker, Alan Silva gibi özgür cazın mühim isimleri ile çalmış olan Sabir Mateen ve altılısı sahne alıyor. Performansa tenor saksafon ile başlayıp, 2. parçada flüt, 3. parçada Si bemol klarnet, sonraları da alto klarnet; bariton, soprano ve alto saksafona geçen Sabir Mateen’in, performansın sonlarına doğru acaba şimdi ne çıkaracak diye beklediğim anda, bildiğimiz polis düdüğünü üflemeye başlaması ile girdiğim hayret sonlanmıyor, son bir hamle olarak cebindeki anahtarları çıkarıp sallamaya başlıyor. Performansa dair en aklımda kalan keman ve çellonun dehşetengiz uyumu oluyor, Sabir Mateen o parçada hangi enstrümanı kullanacağı düşünedursun, iki yaylı, gürültünün estetiğine dair alabildiğine keyifli boyutlara götürüyor salonda bulunanları.

İstanbul sınırları içersinde The Stone’un yaptığının bir benzerini yapan ve kar amacı gütmeden deneysel müziği destekleyen bir performans salonu ne yazık ki yok. Galata Perform; Islak Köpek gibi serbest doğaçlama topluluklarına programında yer vermesi ve 2008 Şubatında düzenlenen, Aralık 2007’de kaybettiğimiz efsanevi besteci Karlheinz Stockhausen’ı anma gecelerine ev sahipliği yapması ile bu felsefeye en yakın duran performans salonu olarak anılabilir. Onun yanı sıra Atlas Pasajı’ndaki yerinden Çukurcuma’daki yeni yerine taşınan plak dükkânı Deform Müzik de doğaçlama performanslara ev sahipliği yaparak deneysel müziğin performans salonlarına taşınmasında zamanla büyüyecek bir yer sahibi olmaya aday.

The Stone gerçek zamanlı kompozisyona bir dinleyici olarak dahil olmanın müzikal keyfini sonuna kadar yaşatan bir performans salonu... Ne derler bilirsiniz, yalnızca içinde bulunduğumuz an var. Bazı zamanlar iç dengeye götüren yolun gürültüden geçtiği de aşikâr.

Kayıp akorların peşinde…


Bu yıl 15. yaşını kutlayan Uluslararası İstanbul Caz Festivali, müzik severler için Temmuz ayına dair bir heyecan kaynağı olmasının yanı sıra; son yılların en jazz dolu programına imza atarak ayrı bir neşe sebebiyeti oluyor. Bu yılın programının bana göre en heyecan verici etkinliklerinden biri ise modern jazz’ın en etkin besteci-piyanistlerinden biri olan Carla Bley’in “The Lost Chords Find Paolo Fresu” projesi ile beraber Arkeoloji Müzesi’nde 5 Temmuz 2008 tarihinde sahneye çıkacak olması…

2007’nin en akıllarda kalıcı modern jazz albümlerinden birine imza atan beşlinin kökleri, 2003’te Carla Bley’in hayat arkadaşı bassist Steve Swallow, ve saksafonist Andy Sheppard’dan oluşan üçlüsüne, davulcu Billy Drummond’un katılması ile atılıyor. Carla Bley ve Steve Swallow’un müzikal ortaklıkları 1960’ların başında Carla Bley’in eski eşi piyanist Paul Bley’in, basta Steve Swallow ve klarnette Jimmy Guifre’den oluşan üçlüsü ile Carla Bley’in bestelerinden bazılarını çaldıkları zamanlara dayanıyor. 2004’te “The Lost Chords” albümünü kaydeden dörtlü, İtalyan jazz’ının kuvvetli isimlerinden trompetçi Paolo Fresu’nun da aralarına katılımıyla 2007’de “The Lost Chords Find Paolo Fresu” isimli albümü yayınlıyorlar.

Albümdeki bestelerin isimleri bir nevi Carla Bley’in nüktedanlığına işaret eder gibi… Albüm 6 kısımdan oluşan Banana suiti ile açılıyor; beş adet Banana ve “One Banana More”… Parçalara isim bulmaya çalışırken beş kısmı olan cisimleri düşündüğünü söylüyor Carla Bley, ve altı kısımdan oluşan suitin muzlarla ilişiği prensipte beş kısmından oluşması ile ilişkilendirilmiş. Banana 1’deki trompet melodisinin daha yüksek tempolu versiyonunun, albümün bana göre en çekici kısmı sayılabilecek kısmı olan Banana 5’te ana melodi olarak karşımıza çıkması; Banana Suiti’ni oluşturan 6 kısım arasındaki çeşitli bağlantılardan biri olarak anılabilir. Albüm, Banana Suiti’nin ardından, aralarında Christopher Reeves anısına yazılmış "Death Of Superman/Dream Sequence #1 - Flying" isimli parçanın da bulunduğu üç parça ile devam ediyor. Albümün tamamında en dikkat çeken öğe iki üflemelinin mükemmel uyumu; hem soprano hem de tenor saksafondaki dupduru ve serin tonuyla Andy Sheppard ve sürdinli trompetten süzülen asil tonu ve flügelhorn’daki ustalığı ile Paolo Fresu; Carla Bley’in bestelerine hayat verirken harikalar yaratıyorlar. Steve Swallow’un elektrik basından süzülen gitarvari soloları ise, albüme apayrı bir karakter katıyor. Carla Bley yaylı dörtlüler için yazılmış eserler dinlediği dönemlerde bu formatta yazmaya dair hevesinin azaldığını ve bu albümü oluşturan parçaları yazarken trompet ve tenor saksafon için yazılmış besteler dinlememeye dikkat ettiğini söylüyor. Carla Bley’in bu albümdeki parçaları bestelerken ki duruşu Duke Ellington’ı anımsatıyor; grubundaki müzisyenlerin yeteneklerini, kapasitelerini oldukça iyi tanıyor ve onları öne çıkarmak için yazıyor Bley... Bu esnada kendisi ise itina ile dikkat çekmemeye çalışan sololar ve mütevazi eşlikleri ile kendi köşesinde usulca bu deneyime dahil oluyor.

Carla Bley ve dörtlüsünün kayıp akorların peşine düştüğü bu yolculukta bize düşen 5 Temmuz akşamı koltuklarımıza usulca yaslanıp; kendimizi Carla Bley’in parmaklarından süzülen lirikliğe, Andy Sheppard ve Paolo Fresu’nun üflemelilerinin baştan çıkarıcı uyumuna, Billy Drummond’un zemini zarafetle donatan davul eşliğine ve usta bassist Steve Swallow’un yetkin sololarına bırakmak… Carla Bley yine yüzünü kabarık saçlarının arasına gizliyor ve bizlere yine, kaleminden çıkan bestelerle, jazz tarihinde nasıl “asıl kadın” olunur dersi veriyor.

Carla Bley // The Lost Chords Find Paolo Fresu // ECM- Watt Label // 2007

23 Nisan 2008 Çarşamba

En zarif portre…



Gianluigi Trovesi’den çağlar ve türler arası, dingin bir müzik yolculuğu…

Her kulak tatminine düşkün kişinin böyle dönemleri olur mu bilmem ama bazı zamanlar olur ki, müziksiz doğru adım atamayan ben, elime aldığım her albümü gerisin geri kabına koymaya başlarım. Müzikten beklentinin bu denli yoğun olması hayatı zorlaştıran bir etken farkındayım; ama bazı zamanlar ritmim Rönesans’tan bir tını ile tamamlanırken, bazen atonal diyarlardan gerçek zamanlı bir kompozisyona, bazı zamanlar ise enerjinin dorukta olduğu popüler kültürün kalbinden bir kayda ihtiyaç duyarım zeminle bütünleşen adımlar atabilmek adına…

Bahsettiğim zamanlardan birinde ( akrep & yelkovan varlığından dahi kaçarken); Açık Radyo’da hafta içi her gün yayınlanan kültür sanat programı Açık Dergi kadrosundan İlksen Mavituna, haftanın albümü olarak işlemek üzere elinde bir albümle geldi ki, hissetmemi sağlayacak seslerden kaçarak geçirdiğim zamana lanet eder oldum. İtalya’dan jazz denince akla gelen ilk isimlerden olan klarnetçi ve saksafonist Gianluigi Trovesi’nin, 2007’de ECM’den yayınlanan Vaghissimo Ritratto isimli albümü…

Aynı albüm içersinde müzik tarihinin ilk operasından, minimalizmden, çağdaş kompozisyondan, buram buram Avrupa geleneği kokan özgür doğaçlamadan, İtalyan folkundan, hatta klasik dönemden dahi unsurlarla karşılaşınca: Evet! Sanırım yerinde bir hissiyat…

Mevzu bahsi geçen müzisyen Gianluigi Trovesi, henüz hayatta olup da üzerine doktora tezi yazılacak kadar irdelenesi müzik yapan; hem jazz, hem çağdaş klasik müzik çevrelerinde besteci, enstrümantalist ve doğaçlamacı kimliği ile yetkinliğini bir hayli kanıtlamış az sayıdaki üflemeli çalgıcısından biri… Üstat Trovesi 1966’da, Bergomo Konservatuarı’ndan, asıl enstrümanı klarnete odaklanmasının yanı sıra, kontrpuan ve armoni çalışma imkanı bularak mezun oluyor. Bu süre içersinde konservatuar performans bölümü çevrelerinde “anarşi” ile eşdeğer tutulan serbest doğaçlamaya ilgisi başlıyor ve 1964’te Charles Mingus’un grubu ile Milan Festivali’ni ziyaret eden Eric Dolphy’yi dinlemesi ile de “The New Thing”e olan eğilimi bir hayli pekişiyor. 1978 yılında en iyi klarnetçi ve saksafonist dalında ilk ulusal ödülünü kazanıyor ve bu ödül ona Milan Radyosu Big Band’inde, birinci saksafonist ve klarnetçi pozisyonunu da beraberinde getiriyor. Gianluigi Trovesi o dönemler, -kariyeri boyunca Anthony Braxton, Max Roach ve Don Cherry gibi jazz devleri ile çalmış ve Michelangelo Antonioni’nin La Notte’sinin müziklerini bestelemiş olan- piyanist Giorgio Gaslini altılısı ile çalmasının yanı sıra; Avrupa serbest doğaçlama geleneğinin önemli isimlerinden basçı Peter Kowald, trompetçi Manfred Schoof ve saksafonist Evan Parker ile olan işbirlikleri ile de, avant-garde jazz sahnelerinin aranan isimlerinden biri oluyor. 1978 yılında, basta Paolo Damiani ve davulda Gianni Cazzola’dan oluşan üçlüsü ile lider olarak ilk kaydettiği albüm olan Baghét’den bu güne dek lider olarak 15 civarı albüm yayınlıyor; 40’ın üzerinde albümde çalıyor; çeşitli kurum ve yayın organları tarafından birçok kez, kendisi yılın müzisyeni, albümleri ise yılın albümü seçiliyor. Gianluigi Trovesi’nin, bu yazıya vesile olan ve geride bıraktığımız 2007’de yayınlanan, Vaghissimo Ritratto isimli albümü ise kendisinden müzik tarihine bir saygı duruşu adeta… Bu albümde alto saksafon, klarnet ve bas klarnette Gianluigi Trovesi’ye, perküsyonlarda ve elektronik seslerde Fulvio Maras ve piyanoda Umberto Petrin eşlik ediyor.

Albümün ilk parçası Primo Apparir; Umberto Petrin’in Erik Satie’nin Gymnopedie I’ine gönderme yapan akorlarının üzerine üç müzisyenin doğaçlamaları ile, 19. yüzyıl Avrupa’sının önemli besteci ve çellistlerinden Alfredo Piatti’nin albümdeki portresinin ilk görünümünü temsil ediyor. Albümde Alfredo Piatti’ye adanmış parçaların yanı sıra, üç adet de Alfredo Piatti bestesinin yorumu yer alıyor. Albümün ikinci parçası ise Gianluigi Trovesi’nin, müzik tarihinin ilk operalarından sayılan, Montreverdi’nin L’Orpheo’sunun ritornello kısmına getirdiği yorumdan oluşuyor. Onu takiben bir Gianluigi Trovesi bestesi olan ve bana göre albümün en çekici parçalarından sayılabilecek Grappoli Orfici’de; İtalyan folk’undan ve jazz’dan unsurlar taşıyan melodilerin, klasik dönem armonisi ile harmanının zarafeti hüküm sürüyor. Albümün ilerleyen dakikalarında bir Jacques Brel klasiği olan Amsterdam yorumunun yanı sıra, Rönesans döneminin en önemli bestecilerinden Jasquin des Prez’nin El Grillo’suna getirilen yorum ile de çağlar ve türler arası müzik yolculuğu devam ediyor. Albüme ismini veren Vaghissimo Ritratto’nun ise, Fulvio Maras’ın kapsayıcı elektronik üretimleri ve yalın perküsif hamleleri ile Gianluigi Trovesi’nin ucu açık melodik cümlelerinin bütünlüğü eşliğinde, albümün Avrupa özgür doğaçlama geleneğine ve çağdaş kompozisyona en yakın ucunu temsil ettiğini söylemek mümkün…

Gianluigi Trovesi’yi hem klasik müzik dünyasında hem de jazz’ın Avrupa kulvarında bu denli özel kılan belki de virtüözitesinin, yetkin besteciliğinin, dingin duru tonlarının asaletinin, kendine özgü doğaçlama cümlelerinin yanı sıra; etkilendiği müzikal kaynakların çeşitliliği ve bunları ustaca ve özgünce harmanlama yetisi… Yetiştiği toprakların folk müzik geleneğinden, özgür jazz’a; Avrupa sanat müziğinin çeşitli dönemlerinden, popüler müziğe uzanan bir yolculuk sunuyor Gianluigi Trovesi, Vaghissimo Ritratto albümünde… Albümün ismine ilham veren, Rönesans dönemi bestecilerinden Giovanni Pierluigi da Palestrina’nın Da Cosi Dotta Man isimli madrigalinin, İtalyanca aslının bir dizesindeki söz öbeği; bu albümün bendeki özetine de tercüman oluyor:

Öyle usta bir el tarafından çizilmişsin ki,

En zarif portre…*

Gianluigi Trovesi // Vaghissimo Ritratto // ECM // 2007

*Madrigal’in sözlerinin İtalyanca aslı:

Da così dotta man sei stato fatto
Vaghissimo Ritratto.

*Bu yazı Nisan 2008'de, Jazz Dergisi'nin 50. sayısında yayınlanmıştır.

19 Ocak 2008 Cumartesi

Pharoah Sanders..

İçinizdeki en uzak noktalara dokunabilen -canhıraş, ulvi, akışkan, tok, irite, dingin- tezatlığında sıfatları gururla taşıyabilecek karakteristik tonuyla Pharoah Sanders; John Coltrane’in yaratıcısı olarak anıldığı “Sheets of Sound” tekniğinin de en usta uygulayıcılarından... Hatta bir söylentiye göre Sanders çalmayı bıraktığında saksafonunda hala bir titreşim olurmuş. Saksafonundan akan notalar Sanders için bir ibadet aracı, biz ise onun başka dünyalardan taşıdığı deneyimlerin sese dönüşmüş haline tanık olmak üzere koltuklarına konuşlanmış paylaşıcılarız. Karşımda tam da tahmin etmiş olduğum üzere, maddi dünyanın çoğu ağırlığından, öncelikle egosundan arınmış; gündelik odakların çok ötesinde yaşayan, bir suhulet abidesi Pharoah Sanders var.. CRR’de bir konser vermek üzere ülkemizi ziyaret eden Pharoah Sander ile müziğe, müziğin ötesine, ruhani yolculuklara dair bir sohbet..
Gözlemlediğim şu ki, ismi free jazz dönemiyle beraber anılan müzisyenlerin bir kısmı bu akımı politik ve sosyal bir haraket gibi yorumluyorlar. Diğer bir yandan ise siz ve John Coltrane gibi müzisyenler, müziği formlardan özgür kılarken, ruhani yanlarına daha çok odaklanır gibisiniz.. Bundan bahsedebilir misiniz biraz?
Tamamen kendi deneyimim benim, kendi müziğim için ne hissettiğim önemli. Çalarken, müziğin kendisi çok ruhani..Benim, müziğimi aktarmaya çalışırken, müziğimi yaratırken denediğim bu..Dediğim gibi herkesin kendi müziğini algılamasıyla ilgili kendine has bir bakış açısı var, sosyal, politik ya da başka yönlerden.. Bazen müzik yaparken, ona ruhani bir aydınlanma gibiymişçesine bakıyorum, onu böyle adlandırıyorum. Ama hissediyorum ki her müzisyenin ifade edişinde kendine has bir tarzı var ve diğer müzisyenleri onaylamadıkları zamanlar olabilir. Yani ben biraz kendime kapalıyım..Artı olarak ben bir Müslümanım ve zamanımın çoğu müzikle değil de ibadet ederek geçiyor. Müzikten önce, onu başka bir boyuta koymakla ilgiliyim; umarım bunu iletebiliyorumdur, tek yaptığım çalmaya devam etmek ve müziği dualarla bezemek..
Müslüman olmadan önceleri Doğu felsefelerine ilginiz var mıydı?
Ben bir Hristiyan olaran büyüdüm, ailemin çoğu Hristiyan, fazla bir seçeneğim yoktu, onlar her ne yapıyorlarsa ben de onlara katılmak zorundaydım. İslamiyetle tanıştığımda benim için daha uygun olduğunu anladım. Kendimden başkası için bunu söyleyemem tabi..Müslüman olmamın sebebi bu, bunu seçmemde etkili olan çok şey var..
İslam edebiyatına ya da felsefesine ilginiz var mı?
Evet, eğer okuyabilirsem..Aslında pek fazla İslam felsefesi okumadım. Tek yaptığım yaşamaya çalışmak, bunları hayatıma uygulamak ve ailemle ilgilenmek. Başka bir şey bilmiyorum, sadece bunu yaşamaya çalışıyorum, bunu başarabilirsem, bir Müslüman olarak ölürsem, bu gerçekten çok güzel..
Kariyeriniz boyunca jazz’ın farklı türleri ile iç içe oldunuz, hatta internette bir yerde 70’lerin sonlarına doğru o dönemin disko müziği yapan topluluklarından biriyle çalışmış olduğunuzu okumuştum..
Bazen yanlış anlaşılmalar oluyor, genelde bu benim için sorun değil ama kendim hakkında okuduğum bazı şeyler hiç de gerçek değil. Geriye dönüp bunları düzeltmek gerçekten zor, çünkü uzun zaman önce olan şeyler..Bazen kendi internet sitemi yapmayı düşünüyorum, insanlar gerçek Farrell’i anlasınlar diye..Bazen benle iletişime dahi geçmeden benle ilgili bir şeyler yazıyorlar, bunu yapmak pek de iyi değil. Başka bir insan hakkında gerçek olmayan bir şey söylemek, bunu çok karmaşık ve çelişkili hale getiriyor. Hele sizin gibi güzel bir insan benle söyleşiye geldiğinde..Bu bir yanlış anlaşılma, kimin söylediğini bilmiyorum, umarım ilerde bu bilgi düzelebilir.
Eğer bir sorunum varsa onun için dua ediyorum, eğer Tanrı bunca şeyi yarattıysa ben küçücük bir varlığım. Söyleyebileceğim pek fazla şey yok. Bir jazz müzisyeni olarak anılmayı seven biri değilim, ben sadece Ben’im, ve bir şeyler için çabalamak bana yeterli geliyor. Benim için Kuran gerçek müzik, Kuran’dan daha güzel bir müzik yok..
Biraz Coltrane ile olan deneyimlerinizden bahseder misiniz?
Coltrane’den önce kendi grubum vardı ve birşeyler yapmaktaydık. Ben bir kilisede büyüdüm, dinim hakkında oldukça titiz ve dikkatliydim, bir Hristiyanken hep kiliseye dua etmeye giderdim. Ben Coltrane’in de büyüdüğü gibi büyümüştüm; onla konuştuğunuzda sizin dinle alakanızı sorardı, ailenizin kimler olduğunu, bu gibi şeyler. Bu çok iyi hissettiğim bir şeydi, çünkü ondan önce kimse bana dinimle ilgili bir şey sormamıştı.
O zamanlar jazz dünyasındaki en ruhani yönü güçlü müzisyenlerden biriydi herhalde..
Yani, evet, bilemiyorum. Ahmad Jamal var, o da müslüman ve oldukça dinin içinde. Ya da Yusef Lateef.. Gerçekten harika liderler, hala onlardan çok şey öğreniyorum.
Coltrane’in vefatınından sonra, Alice Coltrane ile olan işbirliğinizden bahsedebilir misiniz?
Alice ve ben oldukça yakındık ve beraber bir kaç albüm kaydettik. Çoğu arkadaşım manevi yönü kuvvetli insanlar, Alice’le çok fazla konuşmama gerek yok, ya da birbirimizi görmemize.. Dinine çok bağlı bir insandı ve ibadete çok zaman ayırırdı. Telefonu eline alıp saatlerce konuşacak ya da dedikodu yapacak tipte bir insan değilim. Onu gördüğüm zamanlar, hayatta olmasına mutlu olurdum; tabi o hala hayattayken..Daha önce de dediğim gibi, biraz kendine kapalı biriyim. Yaşadığım hayat, yaşadığım ülke bir İslam ülkesi değil; bu tip şeyleri hayatımda tutmak için daha fazla emek sarfediyorum.

Etrafınızda İslam hakkında bir şeyler öğrenebileceğiniz çok insan yoktu sanırım..
Bazen benim ülkemde, İslamiyet hakkında birşeyler bilmek gibi bir seçeneğin olmaz. Öncelikle eğer ben Müslümansam benim etrafımda olmak istemezler. Bu çok negatif bir tepki ve böyle düşünenlerden uzak durmak zorundayım..
Peki İslamiyeti daha rahat yaşayabilmek için başka bir ülkeye seyahat ettiğiniz oldu mu?
Hayır, hiç olmadı. ABD’de İslamiyet hakkında bana birşeyler öğreten üstadlar vardı.. Cami çevrelerinde olarak öğrendim İslamiyeti..Benim için önemli olan bu hayatı nasıl yaşadığım ve İslamiyeti seçmiş olmam..
Önceleri tenor saksafonun yanı sıra soprano da çaldığınız olurdu. Ama son zamanlarda tenore odaklanmış gibisiniz..
(gülüyor) Haklısın, bir kaç kez entrumanlarımı taşımaya çalışırken hava yolu şirketleriyle problemler yaşadım. Saksafon taşıma kutularımı bagaja bırakmamı talep ettiler, hayır, bunu yapmam. Saksafonumu yanıma almak isterim, ve tenorum için daha küçük bir çantam var ve onu yanıma alıyorum.
Kaç saksafonla seyahat ediyorsunuz?
Sadece bir..
Peki ne olduğunu sorabilir miyim?
Ben bir MK6 Selmer, Balance Action Selmer çalıyorum..Eski bir Selmer.. Eski şeylerle daha uyum içersindeyim. Sanki bir parçam olmuş gibi, mekanizma öyle rahat ki.. Şirket en son yeni ve daha iyi bir şeyler yapmayı denedi ama, benim için daha iyi olmadı. Belki diğer müzisyenler için farklıdır, bilemiyorum..
Bu sıralar yeni müzisyenlerle çalmaya ilginiz var mı, belki genç müzisyenlerle?
Dışarı çıkıp genç müzisyenleri dinleme şansım olmadı..
Kenny Garrett’la çaldınız..
Evet, o çok güzel bir insan..Onu gerçekten çok seviyorum ve müziğini de çok seviyorum. Kendi deneyimime göre dünyadaki en iyi alto çalan kişi o. Onu yaptıkları bana bir çok yönden ilham oluyor, ve kendi müziğinde varoloşunu seviyorum, aynı zamanda ruhani yönü çok kuvvetli bir insan..
Çine olan yolculuğunun ardından bir album kaydetmişti..
Benim gibi biri değil.. Çok zeki biri, sadece öğrenmek konusunda değil, gittiği yerlerin kültürlerine çok ilgili, Japonca’yı baya iyi konuşuyor, ve biraz da Çince sanırım.. Bunların hepsini öğrenmeye nasıl vakit buldu bilmiyorum, onu konuşurken duydum. Onu oldukça iyi tanıyorum, muhteşem Miles Davis’le çaldığı dönemlerden. O zamanlar gençti..
Hiç Miles’la çaldınız mı?
Onla hiç çalmadım, ama onunla 10 dakika sohbet ettim (gülüyor)..
Nasıldı?
Bana karşı çok iyiydi, çok zeki biriydi. Kullandığım Gamma hakkında şöyle dedi; (Miles’in konuşmasını taklik ederek) “Hey Farrell, gammanın sesi çok açık, onu kıssan iyi olur.” (gülüyor). Harika biriydi, onunla konuşmak çok keyifliydi, Coltrane’le olduğu gibi..Coltrane’le müzik hakkında hiç konuşmazdık, genelde ruhani konularda, dinle ilgili konuşurduk, mesela yeme alışkanlıkları, egzersizler ya da ibadet..Ya da kötü alışkanlıklar..
Tüm bu paylaşımlarınızın sonucuydu bu harika müzik..
Bence de, başka bir çok şeyden zevk alıyorum, sadece çalmak değil konu. Dediğim gibi bir müzisyen olarak anılmaktan hoşlanmıyorum, bir Müslüman olarak anılmak benim için oldukça yeterli..
Bu akşam neler çalacağınızla ilgili bir kaç ipucu?
(gülüyor) İşte bunu bilemem, bir müzisyen bunu bilemez. Ne çalacağımı bilmiyorum, sahneye çıkacağım, seyirciyi ve atmosferi hissedeceğim. O mekandan hissettiklerim bana ne çalacağımı söyleyecek..
Hiç bir performans salonda rahatsız hissettiğiniz ve çalmayı istemediğiniz oldu mu? (Keith Jarrett’a gönderme yaparak)
Hayır, çoğunlukla çalmayı çok isterim. Buraya çalmaya ve birşeyler vermeye geldim, bunun için burdayım.
Etrafı gezme şansınız oldu mu?
Türkiye’ye geçen sefer geldiğimde bir sol klarnet almıştım, onu evde bıraktım. Getirmedim, çünkü buradan başka bir tane almayı tasarlamıştım. Ama bugün Sultanahmet Camii’ne gitmeyi tercih ettim ve tüm zamanımı dua etmekle geçirdim. Bu yolculuğumda ilk işim camiyi ziyaret etmek oldu, daha önce şansım olmamıştı.

*Bu söyleşi Ocak 2008'de, Jazz Dergisi'nin 49. sayısında yayınlanmıştır.




Archie Shepp ile söyleşi..




Free jazz akımının ilk akla gelen isimlerinden Archie Shepp; müziğiyle olduğu kadar entellektüel kişiliği, akademik çalışmaları, sosyal ve politik konulardaki hassasiyeti ile de jazz dünyasında özel bir yere sahip. Free jazz döneminin ardından, blues’dan balladlara çeşitlenen bir çok farklı türde albümler kaydeden Shepp’in müziğinde değişmeyen unsur ise Afrika mirasına sağdıklık.. Afro-Amerikan nüfusun sorunlarını gerek müziğinde gerekse akademik ve özel hayatının her alanında aktaran ve çözümler arayan saksafonist Archie Shepp, Akbank Jazz Festival’i kapsamında bir konser vermek üzere ülkemizi ziyaret etti. Shepp ile Afrika müziğine, jazz’ın sosyal açılardan irdelenmesine ve jazz’ın günümüzde ifade ettiklerine dair bir söyleşi..
Bir röportajınızda “Eğer müziğimize jazz demeye devam edersek, negro hitabıyla anılmaya devam ederiz.” dediğinizi okumuştum, jazz sözcüğü hakkında hala böyle mi düşünüyorsunuz, ya da bakışınızda iyimser anlamda bir değişim oldu mu?
Jazz aslında negronun anlamına yakın bir kelime, belirli bir anlamı yok ama tarih boyunca öyle kullanılagelmiştir. Aslında bir çok değişik durumu ifade etmek için kullanılan bir kelime jazz. Aslen evlilik dışı ilişkiyi tanımlamak için kullanılırmış, sonra zaman içinde müzikle ilişkilendirilmiş..Aslında jazz sözcüğünün geçmişi New Orleans günlerine uzanıyor, o zaman zengin beyazlar bu sözcüğü siyah kadınlarla sevişmeye gittiklerinde kullanırlarmış. Daha açık renkli siyah kadınlar genelde belli türde müzik çalan yerlerde dans ettikleri dönemde ki o dönemde Jelly Roll Morton, Tony Jackson, Albert Cale çalarmış genelde..İşte beyaz zenginleri kadın bulmaya gittikleri bu dönemde, jazz aradıklarını söylerlermiş. Bu jazz sözcüğünün kullanıldığı çeşitli durumlardan biri. Beyaz zenginleri müzik arayışıyla gitmezlermiş o yerlere, aslen bu danseden kadınlarla sevişme ihtimali için giderlermiş. Bir yüklem gibi kullanılırmış jazz yapmak.. Mesela eğer ben bu kızla jazz yaptım dersem onunla müzik yaptım anlamına gelmiyor bu tabi ki.. Özetle jazz sözcüğü aslında aşağılayıcı sayılabilecek anlamlara da geliyor ve tam olarak belirgin bir anlamı yok. Bir parfum anlamına da gelebilir, bir çok anlama gelebilir. İşte bu yüzden müziğimize jazz demiyorum. Ben müziğimize Afrika müziği diyorum.
Kariyerinizin başlangıç dönemlerine bakacak olursak, Cecil Taylor’la çalmış olmanın müziğinizde ne gibi etkileri var?
Cecil'in sadece müziğim üzerinde değil, algılamam üzerinde de derin etkileri var. Cecil bu müziği sadece müzik olarak değil de kültürel bir güç olarak algılayan ilk insanlar arasında diyebilirim.
Ya John Coltrane?
Coltrane ile tanışmak bana kendi müziğimi ve uzantılarını başka bir bakış açısıyla değerlendirmemi sağladı, bir nevi devam niteliğinde benim için..Coltrane gençlerle oldukça çok zaman geçiren, çok cömert bir adamdı. Çok saygı duyduğum biri, çünkü her zaman siyahi müziğin parametrelerini genişletmek arayışı içindeydi. Aynı zamanda çok ulaşılabilir biriydi Coltrane; bilgisini, irfanını hep başkalarıyla paylaşırdı. Bu müziğin gelişimde çok önemli biri Coltrane.
Afro- Amerikan sanat müziği siyahi gençlerin kendini ifade yöntemleriyken, şimdilerde bu ifade aracı olarak rap ya da hiphop’ın anılır olması hakkında ne düşünüyorsunuz?
Afro-Amerikan müziği her zaman kendini döneme adapte etmiştir, gündemde kalmayı başarmıştır hep.. Mesela 1920lere dönersek, insanlar Louis Armstrong hep benzer türde müzik yapmamasına rağmen onun müziğinde dans ediyorlarmış. Afro-Amerikan müziğinin etkileri Avrupa'ya kadar ulaşmış, mesela empresyonist bestecilere. Debussy 19. yüzyılda rag time’dan oldukça etkilenmiş mesela. Ya da Stravinski..Yani başkalarından daha avant-garde bir iş yaptığımı söyleyemem. Bu müzik her zaman kültürel değişimin çok önemli bir parçası olmuş, çünkü kültürel değişimle orantılı olarak ilerlemiş. Mesela günümüzdeki rap müziğine bakarsak, eminim Türkiye'de de rap yapan gençler vardır. Bence bu siyahların müzikle ifade biçimlerinin bir onaylaması gibi..Ben müziğimize jazz, rap ya da hip hop olarak bakmıyorum; Afro-Amerikan ifade biçimi olarak bakıyorum, reggae ya da samba da dahil olabilir buna. Bunları tümü benim müziğim, hepsi Afro-Amerikan müzikler..Brazilya'ya yerleşenler ile Güney Karolayna'ya yerleşen aynı Afrikalılar, bu müzikal farklılıklar sadece ritm duygusunu farklı algılayış biçimleri..
Şimdilerde jazz daha çok, yüksek ekonomik, sosyal sınıflara dahil dinleyicilere hitap ediyor, bunun hakkında ne düşünüyorsunuz?
Sana söyle açıklayayım, bizler sadece oral geleneklere bağlı olarak evrimleşmemişiz, bu sürece dans da şarkı da, hepsi dahil..Ayrıca bu geleneklere ek olarak bir de işin enstrumantel boyutu var. Mesela benim gençliğimde 500 dolara bir saksafon alabilirdin, ama şu an aynı enstruman 5000 dolar..Siyah gençlerin bunu alabilecek parası yok ki... Yani jazz denen müzik türü artık bunun asıl yaratıcıları olan siyahi nüfus arasında o kadar popüler değil. Jazz artık bu enstrumanları almaya imkanı olan beyaz gençler arasında yaygın. Yani birileri benim müziğime avant-garde dediğinde bunu kabul edemiyorum, çünkü ben etrafımda olanın bir parçasıydım, tıpkı Louis Armstrong, Charlie Parker gibi..Mesela Louis Armstrong'un işlerinden çok etkilenen Scott Fitzgerald var..Ya da Jackson Pollock. Ya da Jack Kerouac Charlie Parker'ın işlerinden çok etkilenmiş..Yani Afro-Amerikan müziği bugüne baktığımızda da modern sanatların tümüne çok etki eder durumda, edebiyata, resime..Bunun farkına varmamda Cecil Taylor en etkili isim diyebilirim. Müziğin müzik olarak algılanmasının dışında, toplum ve sanat üzerindeki daha büyük etkilerini..Bizim tüm dünya üzerinde kültürel anlamda derin etkilerimiz olagelmiş. Müziğimiz günümüzün müziği. Mesela çocuklara bakın, hepsi şapkalarını ters takıp düşük belli pantolonlar giyiyorlar, Michael Jordon gibi giyinmeye özeniyorlar. Tüm dünya kültürleri küreselleşmenin bir yansıması oluyor.
Son albümünüzün isminin “Gemini” olmasının astrolojiyle bir alakası var mı?
Tam olarak değil sanırım, bir yandan da albüm iki Cd den oluşuyor. Aslında bu fikrin çıkış noktası bu. Astrolojiyle ilgileniyorum ama, John Coltrane kadar değil. O ciddi anlamda ilgilenirdi astroloji ile..
Genç müzisyenlerden beraber çalmayı istedikleriniz var mı?
Neden eski müzisyenleri sormadın (gülüyor..). Çünkü yenilerden çok da fazla dinlemiyorum ama duyduğum yeni müzisyen çok var. Ama benim yaşımdaki müzisyenleri fazla duymuyorum çünkü herkes çok yaşlandı. Demek istediğim hala hayatta olan ve çalmayı çok sevdiğim müzisyenler var, McCoy Tyner onlardan biri, sonra George Coleman. Ya da zamanımızın harikulade piyanistlerinden diyebileceğim Ahmad Jamal..
Çağdaş kompozisyona ilginiz oldu mu hiç?
Bu sıralar klasik döneme daha ilgiliyim, son zamanlarda Mozart'ın bestelerini sıkça dinliyorum. Aslen batı klasik müziğine Hiçbir zaman o kadar ilgili olmadım. Kendi müziğimizle, siyahi müzisyenler tarafından yaratılmış müziklerle ilgili olmakla yeterli geliyordu bana. Beyazların Batı Klasik müziğine ihtiyacım olduğunu düşünmedim hiç. Aslında bu iyice alakadar olmayana kadar geçerli..Müzikal olarak problemler yaşadığım bir dönem oldu ve sonra Mozart’ın Sol Major Flut sonatına takılıp kaldım. Bana bir miktar yardımı dokunduğunu söyleyebilirim.


*Fotoğraf Cem Köklükaya tarafından çekilmiştir.

“Duygusal ve sinematik..”



Film müzikleri… Bir sahneye eşlik etmek üzere en belirgin atmosfer tamamlayıcı olarak müzik… Eğer söz konusu işi yapan titiz bir yönetmense; sözgelimi 24. sahne için, en az kadın karakterin küvetin kenarında otururken mi, yoksa ayna karşısında mı o en can alıcı konuşmayı yaptığı ne kadar önemli bir detaysa; o sahneyle ilişkilendirilecek parçanın seçimi de öyle bir detaydır. Hikâyenin ve görselliğin yaracağı ruh kisvesine ek olarak, tamamlanmış bir film için benden bir albüm seçmemi isteseler ve deseler ki; bu albüm yaratacağı hisler bütünü ile bu filmi tamamlasın, seçimim Home Video’nun No Certain Night or Morning isimli albümü olurdu, Wes Anderson’un Royal Teenenbaums isimli filmi için. Hikâyenin içindeki sürükleyicilik ve eğlendiriciliğin dinleyiciyi yönlendirdiği en belirgin doğrultu, sürprizlerle dolu karamsar bir drama…

Evet, Home Video’yu oluşturan Collin Ruffino ve David Gross’un hikâyesinden, inceden neşeli ve eğlendirici sürprizlerle bezeli bir hüzün karmaşası çıkmış ortaya. Hizmetçilerinin, kendisine üzümler soyup yetirdiği bir Louisiana şatosunda büyüdüğünü iddia eden bir ressamın sanat dersinde tanışıyor ikili. İlerleyen arkadaşlıkları bir işbirliğine dönüşüyor ve Collin’in yönetip David’in rol aldığı, sonraları gruba ismine verecek olan bir kısa film projesiyle pekişiyor ilişkileri. Lise döneminde Collin, The Great and Secret Show isimli bir toplulukta çalarak müzikle alakasını güçlendirirken, o yaşına kadar popüler müzikle hiçbir ilişiği olmamış klasik eğitimli piyanistimiz David’in topluluğa katılmasıyla, klavyeler bir profesyonele teslim edilmiş oluyor. Lise hayatının sona ermesiyle topluluk dağılıyor ve ayrı sahnelerde çıkıyor Home Video üyeleri bu kez karşımıza. Gelecek planları , artı kişisel ilgi alanları David’i Boston’a müzik ve felsefe eğitimi almaya yönlendiriyor; Collin’i ise New York’a sinema okumaya…Bu süre içersinde Collin müzikten kopmuyor, David ise Collin’den; ve her yaz tatilinde bir araya gelip beraber çalışmaya devam ediyorlar. Üniversite hayatının da bitmesi ile ikilimizden David New York’a yerleşiyor ve bu süreçte, bahsi geçen Home Video serüveni start alıyor. 2003 kışında ilk parçaları ve albümlerinin kapanış parçası olan Melon’u kaydediyor ikili, takiben birkaç parça daha kaydedip plak şirketlerine yollamaya başlıyorlar. Warp bu, yeteneğin kokusunu alır tabi, daha canlı performanslarını bile görmeden ikilimizle bir anlaşma imzalayıp 2004 Haziran’ında That You Might, onu takiben ise Kasım’ da Citizen kısa çalarlarını yayınlıyor. That You Might parçaları BBC radyosunda dönerek İngiltere müzik çevrelerinde ilgi çekmelerine sebep olurken, Citizen kısa çaları ile de Rolling Stone dergisinin gündemine geliyorlar. Ardından, çıktıkları Avrupa turnesinde Blonde Redhead üyeleri öyle etkileniyor ki müziklerinden, ikilimiz onlara eşlik etmek üzere bir Kuzey Amerika turnesine davet ediliyorlar. Takiben ise Radio 4, Pinback, Colder, His Name is Alive gibi topluluklara ön grup oluyorlar. 2006 Kasım’ında ise ilk albümleri No Certain Night or Morning yayınlanıyor, ama bu kez Defend Music etiketiyle. Elektronik müzik dünyasının en dikkat çekici isimlerinden olan Squarepusher, Boards of Canada, Autechre, Aphex Twin, Jamie Lidell gibi yıldızları bünyesinde bulunduran Warp Plak Şirketi bu gelecek vadeden ikiliyi nasıl ellerinden kaçırıyor akıl sır erdirebilmiş değilim.

İlk albümleri, No Certain Night or Morning; kabaca bahsedilen bu hikâyenin yansıması gibi, oldukça samimi kahramanlarımız albüm boyunca. New York hayatının karmaşasına, kalabalığın içinde yalnız olmaya, geleceğe dair umutsuzluğa ve aşkı bekleyişe dair itiraflarda bulunuyorlar. Beste yapısındaki doyuruculuk, akılda kalıcı melodiler, gitar tonlarındaki -efektlere rağmen elde edilen- yalınlık, yüksek metronomda akan enerjik drum machine üretimleri, ve Tom Yorke’u çağrıştıran son hece uzatma obsesyonlu vokal stili; uzuvlarınızla eşlik etme arzunuza karşı koyamayacağınız dinamikliğin, ve bu sürükleyiciliğin içinde akan karamsarlığın işaretçileri. İkiliğinin üzerinde etkisi olan isimlere değinirsek; Nine Inch Nails’ın endüstriyelliğinin sakinleştirilmiş ve isyanı tımarlanmışı, Depeche Mode’un elektronik müziği rock’a dahil etmedeki ustalığının amatörleşmişi, Boards of Canada’nın titizliğinin hafiften gelişi güzelleştirilmişi ve Radiohead’ın karanlık yanının az biraz umut katılmışı denebilir Home Video’nun müziği için. Sözü vokalist Collin’e bırakırsak “ duygusal ve sinematik ” en yalın söz öbeği müziklerine dair.

Açılış parçası Sleep Sweet ile başlayan dans etme isteği tüm parçalar boyunca devam ediyor. Penguin’de ise “Burada oturdukça aptallaşıyorum, hayatımın değişmesini ve gölgelerin yer değiştirmesini beklerken. Beynim bir ahmak tıpkı, yeteri kadar büyüdüm duvarları yıkmak ve bu sahneden uçmak için.” diyerek bu karamsarlığa dair yakınmalarda bulunuyor kahramanlarımız, bu parçanın aynı zamanda DFA’nın yaptığı bir remixi de mevcut. Topluluğun aynı zamanda ilk kısaçaları olan That You Might’ta ise sert kickler, fade out efektlerinin oldukça belirgin olduğu isyankar klavye melodisi, albüm boyunca süregelen enerjinin çiziyor. Birçok elektronik müzik topluluğu gibi parçaları kendileri kaydettikten sonra canlı performansa göre yeniden düzenleyip, sahnede görsellerin yanı sıra, davulda Jim Orso eşlik ediyor ikilimize.

Home Video sahnede; Home Video Dj setlerine sızdı, sızıyor, sızmaya da devam edecek ve biz keyifle dans ediyoruz. Dansımızla ya da tempo tutarak eşlik etmemeyi olanaksız kılan sert ve enerjik vuruşların, akılda kalıcı melodilerin ötesinde bu sahnenin odak noktası, belki de birer parça her birimizin hikâyesinde... Soyutlanma, yabancılaşma, kalp kırıklıkları, varoluşsal sorgular, değişimi & daha iyiyi bekleyiş, yalnızlık... Tesadüfler eşliğinde hikâyeye dâhil olan aşk kırıntıları, şefkat ve umut kıvılcımları akıp giden… Sanırım onlar ilerleyen zamanlarda da bunlardan bahsetmeye devam edecekler. Hayır, dans etmeyi kesmemeliyiz. Biraz kulak versek yeter.

Home Video- No Certain Night of Morning // Defend Music Inc. // 2o06