2 Aralık 2012 Pazar

Ana akımın en aykırı kadını Madonna


Madonna 1980’lerden bu yana müzik dünyasının bu denli büyük bir kitleye ulaşabilen en aykırı kadını. Ataerkil toplumlarda, kadını kurgulayıştaki kutsal bakire & fahişe ikilemini yerle bir edişin vuku bulduğu yegâne kişi… Yıllardır diyor ki: “bakabilirsin, ama kontrol edemezsin, ben kendimin efendisiyim”. Kadının kendini erkeğin takdiri üzerinden kurgulamasına bir başkaldırı; kadının ya güzel ve işlevsiz, ya da cinsiyetsiz ve işlevli oluşuna dair algıyı sarsan en görünür birey… Hani diyorum ki, öyle yaratılmış bir pop yıldızı da değil. Kendi şarkılarını yapar, albüm prodüksiyonlarında, sahne şovlarının kurgulanmasında rolü kocaman. Üretimin her aşamasında parmağı, dünya meselelerine söyleyecek sözü var. 7 Haziran akşamı Türk Telekom Arena’da izleme imkânı bulduğumuz performansı ise, olağanüstü bir şovdu. Kadın -malum- dünyanın en iyi ekibi ile çalışıyor. Ama yalnızca Madonna’nın dudak uçuklatan enerjisi ya da ip üzerinde yürüyen, kaburgası alınmışçasına esneyebilen dansçılar değil… Şov baştan sona en ilkel güdülerimizi şenlendirmek üzerine kurgulanmıştı; şiddetin, cinselliğin, çaresizliğin ve masumiyetin mizansenleri… Madonna kâh elindeki altı patları seyirciye doğrulttu, kâh sahneye kurulmuş olan yataktaki erkek dansçıyı alaşağı edip silahını başına dayadı… Ya da tüm naifliği ile yerlerde sürünerek “Like a Virgin”i söylerken, bir erkek dansçı beline kemeri bağlayıp, iç organları orda yokmuşçasına sıktı. Bir anda bir siyahî kilisesine de gitmedik değil, tüm stadyumun sağa sola hamlelerle el çırpması milli maçlar dışında da tek yürek olabildiğimizin göstergesiydi. Ha bir de öyle dans ederken, parçaların yaklaşık yüzde yirmisini de canlı söyledi, hem de detone olmadan. Göstermelik de olsa gitarını eline alıp birkaç akor basması da cabası... Kimi popüler müzik teorisyenleri der ki; popüler müzik aptallaştırır. Giriş köprü nakarat formu insanı nerde neyin geleceğine hazırlar. Armonik modülasyonların azlığı tek düzeliğe alıştırır. Sürekli tekrarlayan melodiler, hemen öğrenmemizi ve öğrendiğimiz dışında melodik kalıplara algılarımızı kapamamızı sağlar. Sürekli tekrar eden vuruşlar ise bizi anne karnındaki güvenli alana döndürür… Popüler müzik bir manipülasyon mecrasıdır; kitleleri avucunun içine alır, kitleleri yönlendirir. Sorgulamayan kitleler yaratır, boyun eğişi keyifli ve fark edilmez kılar. Haksız da sayılmadıkları noktalar olabilir; bu yaz yine plajlarda kaçlarca dansöz var, gidebileceğimiz tek yer olan kaç havaalanı var onları sayacağız… Kimi popüler müzik teorisyenleri de derler ki; popüler müzik özgürleştirir. Toplumun, ailenin, dini kurumların, hegemonyanın güttüğünden farklı bir ifade aracı sağlar bireye. Kimlikler an be an, yeniden kurgulanır. Algının kapılarını açar, kişiyi sırçadan köşkünden çıkarıp etrafında ne dönüp bittiğini haber bültenlerinden daha sert biçimde işler zihnine. İşte Madonna bunu yapıyor; göze soktuğu cinsel imgelerle popüler kültürün kadın bedenini metalaştırmasının merkezine koyuyor kendini, ama bir cinsel objeden çok güç abidesine dönüşüyor. Ya da bir anda ekranda bir kolâjda sağcı Fransız lider Marine Le Pen’e Hitler ile özdeşleştirilmiş bıyık ilişiyor. Siyahi İsa’yı çarmıha gerdirip, aforoz edilmeyi ve en sivri oklara hedef olmayı göze alıyor. Bunlar da kurgulanan kimliğin parçaları elbette; ama kimin kurguladığından bağımsız, kendini bunlarla tanımlaması bu süreçteki öznelerin rollerini silikleştiriyor. İşte Madonna bizleri bu yüzden, yıllardır defalarca alaşağı edebiliyor; en ilkel güdülerimize, en sağduyumuza, en dans ederken kendimizi unutmamıza, ha bir de o esnada kendimizi bulmamıza sebep oluyor. Hani bir de magazinsel tarafına değinmeden olmaz; saçlarının 45 saniye içersinde salık halden karmaşık bir topuza nasıl döndürüldüğü ve 30 saniyede nasıl kostüm değiştirilebileceği üzerine bir hayli kafa yorduk. Tabi en çok kafa yorduğumuz ise, Türk pop camiasından kimin günün birinde bu denli derin damarımıza basabileceği, yanında kalçalarını sallayan kızlardan ibaret olmayan, bunca hissiyatı bir buçuk saatlik bir sahne gösterisinde seyirciye verebilecek denli kuvvetli bir şova imza atabileceği oldu.

11 Ekim 2011 Salı

McCoy Tyney konseri


.

Son yıllarda dilimden düşmeyen yegane dilek dünya gözü ile en sevdiğim piyanistlerden biri olan McCoy Tyner’ı sahnede dinleyebilmekti. 22 Ağustos akşamı ‘Ramazan’da Caz’ dahilinde Yıldız Sarayı bahçesinde; saksafonda Gary Bartz, kontrbasta Gerald Cannon, davulda Francisco Mela eşliğinde sahne alan McCoy Tyner performansı deneyimi, bu arzunun hiç de yersiz olmadığının kanıtı oldu.

Henüz 20’lerinin başında jazz tarihinin en kuvvetli topluluklarından John Coltrane’in klasik dörtlüsü üyesi olan McCoy Tyner; genç yaşına rağmen stilindeki olgunluk ile Coltrane eşlikçisi olmanın çok ötesinde dönemin en önemli piyanistlerinden biri olarak anılıyordu. 1965’te Coltrane’in müziğinde tümden özgürlük vizyonunun destekçisi olmayıp grubu terk etmesini ise şöyle açıklıyordu : “Artık duyduğum tek şey gürültüydü, o müziğe bir katkı yaparmışım gibi göremiyordum kendimi. Müziğe dair hiçbir hissiyatım yoktu, hissetmediğimde ise çalamıyorum.” Bazen eski dostların ayrılması o kadar da kötü olmayabilir; herkes bireysel hayallerine daha da odaklanır ki, bu ayrılık da McCoy’un kişisel projelerine yönelmesine ve ‘The Real McCoy’, ‘Time for Tyner’ gibi kariyerinin en güçlü albümlerine imza atmasına sebep oldu. Dönemdaşlarının aksine 60’ların zeitgeist’i sonsuz özgürlüğe kapılmayıp, daha post-bop’a yönelik bir yaklaşımla, kariyeri boyunca stilindeki tutarlılığı korumayı ve geliştirmeyi hep başardı.

McCoy’un piyano stili ferahlatıcı bir yoğunluk. Armonik olarak oldukça sofistike detaylarla bezeli ama ortaya çıkan da bir o kadar sürükleyici ve dinleyeni dört köşe etmeye pek müsait. Sol elinde dikkat çeken perküsiflik, altta belli belirsiz bir Latin etkisi de katarken; sağ elde ayrık notalarla oluşan melodik motiflerin tekrarları, minimalist bir sıkıcılığın çok ötesinde meditatif olduğu kadar dinamik bir atmosfer yaratıyor.

22 Ağustos akşamı, bir McCoy bestesi olan ‘Fly with the Wind’ ile oldukça etkili bir açılış yapan topluluk, konser boyunca ‘Ballad for Aisha’, ‘African Village’ gibi McCoy bestelerinin yanı sıra, John Coltrane bestesi olan ‘Moments Notice’ ve Duke Ellington bestesi olan ‘In a Mellow Tone’a da yer verdi. Basın bültenlerinde her ne demekse “enstrümanını muhteşem bir şekilde kavrayan müzisyen” olarak lanse edilen Gary Bartz; aksine belki ilerleyen yaşının etkisi, belki o gün hissettiği herhangi bir rahatsızlık sebebiyle performansın bütününde oldukça enerjisizdi. Konserde dönüşümlü olarak alto ve kıvrık sopranino saksafon çalan müzisyen daha iyi bir gününde elbet olsa daha yetkin bir performans çıkarabilirdi. Solo sırası basa her geldiğinde, bol groove’lu pek melodik soloları ile Gerald Cannon adeta sahnede adeta devleşirken, davulcu Francisco Mela bol kasnaklı eşliği ile genel akışı zarafetle bütünlüyordu.

Ufak tefek birkaç aksaklık dışında Yıldız Sarayı bahçesinde pek güzel bir jazz akşamı yaşandı. Misal cızırdayan kolon, dikkat dağıtmaya birebirdi. Şimdi bir dileğim daha var; McCoy Tyner, 2007’de saksafonda Joe Lovano, basta Christian McBride, ve davulda Jeff Tain Watts ile kaydettiği ‘Quartet’ albümündeki kadro ile bir gelse de; işte o zaman İstanbul gerçek McCoy nedir görse…

* Jazz Dergisi Ekim 2011 sayısından yayımlanmıştır.

Charles Lloyd

.




50 yılı aşkın müzik kariyeri boyunca çağının müzikal yönelimlerini kendi ruhani arayışları ile harmanlayan usta saksafoncu Charles Lloyd, New Quartet’i ile birlikte 23 Ekim’de, 21. Akbank Caz Festivali kapsamında Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’nda sahne alacak. Bu konserde tenor saksafon, flüt ve sol klarnette Charles Lloyd’a; piyanoda Jason Moran, basta Reuben Rogers ve davulda Eric Harland eşlik ediyor olacak.

Charles Lloyd’un blues çalarak başladığı müzikal yolculuğu; Coltrane sonrası dönemin post-bop çevrelerinin en saygı gören saksafoncularından biri olma, 1960’lar saykadelyasına kenarından köşesinden bulaşma, 1970’lerde Beach Boys ile turneye çıkma gibi oldukça ayrıksı patikalarda vuku buluyor. Tabi ruhani ilgileri dâhilinde alakada bulunduğu geleneksel müziklerden aldığı ilhamın yanısmalarını birçok işinde gözlemlemek mümkün.

10 yaşındayken saksafona başlayan Charles Lloyd, 12 yaşından itibaren blues grupları ile sahneye çıkmaya başlıyor ki, bir dönem B.B. King’in grubunda da çalıyor. Güney Kaliforniya Üniversitesi’nde müzik eğitimini tamamladıktan sonra caz dünyasında dikkat çekmesine yol açan ilk işi davulcu Chico Hamilton’ın grubunun müzik direktörlüğünü üstlenmesi.. Bu grubun bir diğer üyesi olan Macar gitarist Gábor Szabó ile ilerde bulunacakları işbirlikleri de burda filizlenmiş oluyor. 1964’te döneminin fırtına altocusu Cannonball Adderley ile çalışmak üzere bu gruptan ayrılıyor.

Charles Lloyd’un yıldızının müzik dünyasında parlaması ise 1966-1968 arası kurduğu; piyanoda sonraları dünyanın en iyi piyanistlerinden anılagelecek 21 yaşındaki Keith Jarrett, basta Cecil McBee ve davulda Jack DeJohnette’ten oluşan dörtlüsü ile oluyor. Tabi bu kadronun arkasında döneminin mühim prudüktörlerinden George Avakian da var. 1966’da Monterey Jazz Festivali’nde vermiş oldukları konserin kaydı; özellikler ‘Forest Flower’ ve ‘Sorcery’ parçaları caz radyo istasyonlarının yanı sıra rock radyolarında da oldukça rağbet görüyor. Hatta ‘Free Spirit’in caz rock füzyonu denemesinin yanı sıra, saykadelik dönemin çocuklarına ulaşabilen nadir caz oluşumlarından biri oluyor Charles Lloyd Quartet.

Erken gelen başarının ardından Lloyd’un nispeten kendi kabuğuna çekildiği bir dönem başlıyor. Charles Lloyd’un çeşitli ruhani öğretilere olan ilgisi müziğinin hammaddesi olduğu gibi çeşitli işbirliklerine yol açan iletişimlerin de sebebi. Mesela 1970’lerde başında transandaltal meditasyon ilgisi sebebi ile kaynaştığı Beach Boys üyeleri ile birlikte çaldığı bir dönem var; hatta 1977’de grupla turneye çıkıyor. 1970’ler boyunca caz dünyası ile pek haşır neşir olmayıp rock grupları ile çalışmasına rağmen; 1980’lerde Fransız piyanist Michel Petrucciani, basçı Palle Danielson gibi isimlerle yaptığı kayıtlar ile yine yüzünü caza dönüyor. Charles Lloyd’un 1989’da ECM ile imzaladığı anlaşma geç dönem kariyerinin dönüm noktası oluyor ve günümüze değin burdan 14 albüm yayınlıyor.

Charles Lloyd New Quartet ile ECM’den yayınladığı son albümü ‘Mirror’da Charles Lloyd bestelerinin yanı sıra Thelonious Monk ve Brian Wilson’dan bestelere getirmiş olduğu yorumlar ve siyahilerin geleneksel marşı olarak anılan ‘ Lift Every Voice and Sing’in yorumu da var. ‘Mirror’ albümü, Charles Lloyd’un lirik, hatta romantik saksafonu ile ritim bölümünün zerafetli ve mütevazı eşliğinin ürünü.

Müzikal yönelimleri çeşitlense de tonu, melodik zekasındaki üstünlük gibi hususlarda oldukça stabil olan müzisyen, günümüzdeki stili ile gençlere adeta ballad nasıl çalınır dersi veriyor. 23 Ekim’de 18.00’de başlayacak olan Charles Lloyd New Quartet konseri, genç yıldızların yaşayan caz efsanelerinden birine eşlik ettiği kadrosu ile festivalin caz severlerin yüzünü en çok güldüren etkinliklerinden.

*12.10.2011 tarihinde Cazkolik'te yayımlanmıştır.

13 Eylül 2011 Salı

Brian Eno // Drums Between the Bells

.


Brian Eno popüler müzik tarihinin çeşitli kıvrımlarında bu denli dönüştürücü parmağı olan yegane müzisyenlerden biri. Zamanında üyesi olduğu Roxy Music ile glam rock vahalarına elektronik sesleri bulaştıran, sonraları ‘ambient’ müziğin mucidi olup günümüzde sayısız elektronik müzik icracısına ilham kaynağı olan bu kültleşmiş isim, aynı zamanda hafızalara huzursuzca kazınan ‘Windows 95’ açılış müziğinin de bestecisi.

Yalnızca müzisyen kimliği ile değil prodüktör olduğu albümlerle, her zaman tercihi olduğu üzere arka planda bulunarak da bu dönüşüme hizmet etmiş. Misal U2’nun henüz; Bono’nun dünya barışına sağladığı malum katkıların kudreti ile Boğaz Köprüsü’nü kapattırmaya vesile olup Batı’dan Doğu’ya sembolik yürüyüşler yapmanın ötesinde, mesajını nispeten samimi müzik ile aktarmaya çalıştığı kadim zamanlarda yapmış olduğu ‘Achtung Baby’, ‘The Joshua Tree’ gibi albümleri Brian Eno prodüktörlüğünde yapılmıştı. Ya da Coldplay’den Chris Martin’in ağlamadan da güzel müzik yapabildiğini keşfettiği ‘ Viva la Vida or Death and All His Friends’ albümü; David Bowie kariyerini taçlandıran ‘Berlin Üçlemesi’ ; Grace Jones’un küllerinden doğuşunu müjdeleyen muhteşem dans albümü ‘Hurricane’, yine Brian Eno’nun prodüktörlüğünde yapılmış uzayıp gidebilecek mühim albümler listesinde…

Brian Eno’nun son albümü ‘Drums Between the Bells’ günümüzün en saygıdeğer elektronik müzik plak şirketlerinden Warp Records’dan yayınladığı ikinci albüm. Şair Rick Holland ile işbirliğinin meyvesi olan bu albüm, şairin metinleri etrafında belli ruh hallerine yöneltici dokulara Brian Eno eklektikliği ile odaklanıyor. Tabi müzisyenin solo albümlerine aşina ve sempatizan olanlar için pek alışıldık bir Eno işi değil. Aksine bu albüm, günümüz elektronik müzik türevlerine yapı bozumcu bir yaklaşım gibi. ‘Glitch’ isimli parça bol senkoplu elektro döngüleri bezeli iken, ‘Multimedia’ düşük tempolu bir dubstep örneğini andırıyor. ‘Alienated’da distorte edilmiş gitar riffleri, klavyeden süzülen kalitesiz 80’ler popu melodisi ile birleşirken; ‘The Real’ isimli parça gerçeklik algısına değinen sözleri ve abartılı ifadesi ile ‘ambient’ yalınlığına yalnızca dokunan new age’imsi bir ambiyans yaratıyor. ‘Bless this space’i ise her an dans pistlerinde duyabiliriz, yetkin bir remix ile işten bile değil.

Albümde Rick Holland’ın yazmış olduğu metinler asıl işi şarkı söylemek olmayan kişilerce seslendirilmiş. Brian Eno’nun muhasebecisi, gittiği spor salonundan tanıdığı bir hanım, grafik tasarımcısı bir arkadaşı… Genelde az melodili okuma tarzındaki vokaller bolca elektronik işlemden geçirilmesi ve ana tonun değiştirilmesi albümün kristalize dokusuna bir hayli katkıda bulunuyor. CD paketi ayrıca parçaların sözsüz, enstrümantal versiyonlarını içeren ikinci bir albümü de içeriyor.

‘Drums Between the Bells’ , Brian Eno’nun amorf pop algısının şahane bir göstergesi, pek keyifli bir albüm. Her yaptığı işte olduğu gibi bunda da kendine özgülüğü, titizliği ve daha önce ürettiğine yenilerini eklemeyi huşu içinde başarıyor. Hani balık severlerin dilinde bir söz vardır, ‘denizden babam çıksa yerim’ diye; Brian Eno iki tavayı birbirine vursa onu yine dinlenir kılıyor, onun müziğinin anlamı dehasındaki alçakgönüllülükten mütevellit.

* 11.09.2011 tarihinde Radikal Gazetesi'nde yayımlanmıştır.

8 Kasım 2010 Pazartesi

Laurie Anderson ve Homeland albümü...

.


Eğer grotesk popçu Lady Gaga’nın tekerleği tekrardan keşfetmeye yeltenmediği bir evrende yaşıyor olsaydık, kuşkusuz en önemli rol modellerinden biri, çok yönlü performans sanatçısı ve müzisyen Laurie Anderson olurdu. Anlattığı hikâyeler ve teatral ögeleri, kemanı ve elektronik cihazlardan akan seslerin yanı sıra heykeller, grafikler, ışıklandırma, slaytlardan oluşan enstalasyonlarla desteklediği sahne performansları ile Laurie Anderson, 1970’lerden bu yana en ilgi çeken performans sanatçılarından biri. Sanatçı, yaklaşık 30 yıllık müzik yaşamı boyunca deneysel müzik ve erişilebilirlik arasında kurduğu dengeyle oldukça ilham verici bir yere sahip. Çağdaş elektronik müziğin, melodik elektronikanın, 80’ler synth popunun, teknonun, Tuva geleneksel müziğinin, yaylılardan süzülen romantik dönem çağrışımlarının ve özgür cazın harmanındaki deneyselliğin, Gil Scoot-Heronvari bir şiirsellikle bütünleştiği yeni Laurie Anderson albümü Homeland, ülkemizde de raflardaki yerini aldı. Albüm, yönetmenliğini Braden King’in yaptığı iki kısa filmden oluşan bir DVD de içeriyor.

Sanatçının müziği ile New York’un deneysel sanat çevrelerinden popüler müzik dünyasına kayışı, İngiltere pop listelerinde 2 numaraya tırmanan O Superman parçası ile oluyor. Bu parçanın da yer aldığı 1982’de yayınlanan Big Science albümü ise, John Coltrane’in A Love Supreme albümünün yanı sıra listelerde en yüksek satış rakamlarına ulaşan avangart albümlerden biri oluyor. Asıl olarak heykel eğitimi gören Laurie Anderson’ın kariyeri, NASA’dan eser siparişi alan tek sanatçı olma, Beat kuşağı yazarı William Burroughs ile ortaklaşa kaydettiği albüm, Herman Melville’nın Moby Dick’ine ithafen bestelediği opera gibi oldukça geniş yelpazedeki işlerle bezeli.

Laurie Anderson’ın dokuz yıl aradan sonra yayımladığı Homeland albümü, müzisyenin daha önce de uğradığı vahalarda geziniyor: Dijital işlemlerden geçirilmiş ya da yalın konuşmavari vokaller, yaylıların hipnotik atışmaları, tuşlulardan süzülen seslerle yaratılan zenginlik, kendisine eşlik eden usta müzisyen kadrosunun da katılımıyla şölene dönüşüyor. Albümün prodüktörlüğünü 2008’de evlendiği Lou Reed’le birlikte Roma Baran ve kendisi yapmış. Albümde Anderson’a eşlik eden müzisyenler arasında saksafonda John Zorn, arka vokallerde Anthony and the Johnsons’ın esas adamı Anthony Hegarty, gitarda Lou Reed, viyolada Eyvind Kang, tuşlularda Four Tet olarak tanıdığımız Kieran Hebden ve Tuva kemençesi “igil” icracılarının yanı sıra “gırtlak vokali” olarak Türkçe ifade edilebilecek, birden fazla sesin duyulabileceği bir teknikle şarkı söyleyen Tuvalı vokalistler de bulunuyor.

Turneler esnasında bestelenmiş olan Homeland albümü, Amerikan kültürü ve siyasetine bir eleştiri. Bahsedilen konular ise Amerika’nın Irak’ı işgalinden hükümetin ekonomik çöküntüye dair tutumuna, sorunların yalnızca uzmanlar tarafından tanımlandığında problemleştirilmesinden evsizlik oranındaki artışa kadar uzanıyor. Politik gündem üzerine görüşlerini manifesto yazmadan, duygusal serzenişlerini ise çiğ romantizme varmadan dile getirdiği dengeli anlatımla sağlanan sözsel bütünlük, müzikal yetkinlikle birleştiğinde Laurie Anderson’ın diskografisinde mesajının en ulaşılabilir olduğu çalışmanın altını çiziyor. Sanatçının müziğinde, hem sesinin tonunu değiştirdiği elektronik cihazlarla bizlere bir androidin ağzından hikâyeler anlatmasıyla, hem de kemanın tellerinin yerine elektromanyetik bantlar döşediği kendi icadı olan cihazla bir nevi teknoloji kullanımının artışının getirdiği yabancılaştırmaya dair bir tepki var.

Sanatçının albümün kapağında büründüğü Fenway Bergamot karakteri, Laurie Anderson’ın eril benliğini temsil ediyor. Açılışı orgdan süzülen sarmalayıcı seslerin üzerine viyoladan arabesk çağrışımlı bir melodiyle yapılan, albümün en sivri parçalarından olan Another Day in America’daki Amerikan kültürüne serzeniş, elektronik cihazlarla basa çevirdiği Fenway Bergamot’u temsil eden ses ile aktarılıyor. Albümün popa en yakın duran parçası Thinking of You ise, bir Çin “erhu”sundanmışçasına pentatonik viyola melodisiyle başlayıp, yaylıların enfes uyumu ve nispeten melodik vokaliyle oldukça akılda kalıcı.

Erkek egemen müzik endüstrisinde, Madonna’nın seksapelini performanslarının merkezine oturtarak cinsel objeliğe kasıtlı dönüşümü ve kudretli, kontrolcü duruşu ile yarattığı ikilemde vuku bulan feminist tavrının aksine, dişiliğini mümkün mertebe sanatsal üretiminin arkasında tutmaya özen gösteren protest bir duruş Laurie Anderson’ın sergilediği. “Yıldızları gerçekten çok seviyor olmamın sebebi onları incitemeyecek olmamız” diyen sanatçının anavatanın politik, çevresel, kültürel ve gündelik tutumlarına dair eleştirisi, Obama’nın Meksika Körfezi’ndeki çevre felaketine tepkiyi kızıyla göstermelik yüzüşüyle yumuşatmaya çalışmasının unutulduğu şu günlerde, yalnızca müzikal bir keyif olmanın ötesinde farkındalığı hedef alan hassas damarlarda dolaşıyor.

Laurie Anderson/ Homeland/ EMI

* 03.10.2010 tarihinde Radikal Gazetesi'nde yayımlanmıştır.

Philip Glass

.


Günümüzde Çağdaş Batı Sanat Müziği dünyasında oldukça geniş bir kitleye hitap edip, sanat müziğini kitleler için erişilir kılan besteci sayısı ne yazık ki çok az. Özellikle atonalitenin, tınısal arayışların ve teknolojinin yansımalarının hüküm sürdüğü 20. yüzyılda etkili olmuş Yeni Müzik’in sınırlı sayıda bilinçli dinleyiciye hitap etmesi gibi bir durum söz konusu. Ancak yeni müzik akımları arasında minimalizmin farklı bir yeri var. 1960’ların Amerikası’nda yeşeren bu akım tekrar eden figürler üzerine kurulu olması, maceraperestlikten uzak ritmik yapısı ve durağanlığı ile ‘basit ve sıkıcı’ diye eleştirmesine rağmen, yalnız çağdaş müzik çevrelerinde değil popüler müzik dünyasında da yoğun ilgi gördü. Minimalizm akımının öncülerinden Philip Glass hem konser salonlarında, hem opera evlerinde, hem film müziği ve popüler müzik endüstrisinde takdir gören belki de tek besteci olarak öne çıktı.

Her ne kadar yaklaşımlarında farklılıklar gözlense de Terry Riley, Steve Reich ve La Monte Young gibi Amerikalı çağdaşlarının yanı sıra, Philip Glass da minimalist okulun kurucularından biri olarak anılır. Kendisine ‘minimalist besteci’ yerine ‘tekrar eden yapıların bestecisi’ demeyi tercih eden Philip Glass’ın müziğindeki armonik durağanlık, bir nevi yüzünü doğunun kaynaklarına döndürdüğünün göstergesidir. Philip Glass, öğrencilik yıllarından itibaren yüzünü Hint Sanat Müziği’ne dönerek bu geleneğin gerek felsefi, gerek de doğaçlamaya taban oluşturan döngüsel ritmik yapılarından yoğun olarak etkilendi; müziğinin temellerini bunun üzerine kurdu. 1960’larda sitarcı Ravi Shankar’ın popülaritesiyle Hint Sanat Müziği etkisi pop dünyasında Beatles, caz dünyasında ise John Coltrane üzerinden kendini göstermekteydi. Batı Sanat Müziği üzerinde yansıması ise, 1960’ların ortalarında Chappaqua filminin müzikleri için Ravi Shankar’la birlikte çalışan Philip Glass üzerinden oldu.

Philip Glass’ın müzik dünyasında üstlendiği rolde üretkenliğinin ve çalışmalarındaki çeşitliliğin de payı büyük. Operaları, sekiz senfonisi, sekiz konçertosu, yaylı dörtlüler için yazılmış eserleri, solo çalgılar için yazmış olduğu eserler... yaptığı film müzikleri ile üç kez Oscar’a aday olması, kendi bestelerini çalmak için kurduğu Philip Glass Ensemble’da icracı olarak boy göstermesi ve turneye çıkıp solo piyano için yazmış olduğu eserleri çalması Philip Glass’ın zengin sanat yaşamından kimi başlıklar.

Philip Glass’ın solo piyano için yazmış olduğu eserleri arasında 1989’da yayınlanan ‘Solo Piano’ albümünde yer alan besteler kendine has stilini karakterize etmesi açısından önemlidir. Bu eserlerden ‘Metamorphosis’ 1988’de bestelenmiş ve ismini Kafka’nın Dönüşüm isimli hikâyesinden alıyor. Favorim olan ‘Mad Rush’ ise 1981’de Dalai Lama’nın New York’ta ikamet edecek olmasını kutlayan etkinlik için yazılmış; ilk olarak Dalai Lama’nın St. John the Divine Katedrali’ne girişinde Philip Glass tarafından kilise orgunda çalınmış. Bir diğer beste ‘Wichita Vortex’ ise Glass’ın yakın arkadaşı Beat kuşağı şairlerinden Allen Ginsberg’in aynı isimli şiirinden alınan ilhamla bestelenmiş; Ginsberg’in şiiri okumasına eşlik ederek ve şiirin ritmine ayak uydurarak... Bir konser piyanisti şatafatı ve virtüözik dışa vurumculuğun yakınından geçmeyen bir duruş Philip Glass solo piyanosu. 2003’te yayınladığı Solo Piyano için Etüdler 1-10 da bu geleneğin devamı bir nevi; bu besteleri kendi başına turneye çıkıp solo piyano eserlerini seslendirdiği performanslar için repertuarının genişlemesi ve kendi çalış tekniğini ilerletmek açısından yaptığını söylüyor besteci.

Philip Glass 12 Aralık akşamı Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda solo piyano için yazmış olduğu eserleri seslendirmek için sahnede olacak. Çağdaş klasik müzikten çok ambient müzik kategorisinde değerlendirilmesi daha makul olacak bu eserler, popüler müzik çevrelerinde Glass’ın en ilgi uyandıran eserlerinden. Orkestra ya da başka solo çalgılar için yazdıklarından farklı olarak Glass’ın ‘solo piyano’ eserleri Erik Satie çağrışımlı ambians odaklı bir müzik. Solo piyano yazımının temelinde yer alan tekrar eden motifler, az ve nitelikli lirik melodiler, akışkan dinamikler ve narin tınılar ile birlikte Philip Glass’ın vaat ettiği meditatif evreni oluşturuyor. Kaldı ki söz konusu Philip Glass olduğunda ‘az’ genellikle daha çoktur.

*08.12.2009 tarihinde Radikal Gazetesi'nde yayımlanmıştır.

Cecil Taylor

.


Akbank Caz Festivali’nin perşembe akşamı CRR’de gerçekleşen konseri belki de bu yılki festivalin en ilginç konseri oldu. Özgür cazın yaratıcılarından piyanist Cecil Taylor ve Avrupa serbest doğaçlama sahnesinin önde gelen davulcularından Tony Oxley’nin performansı, salonda bulunan dinleyicilerin bir kısmını hayran bırakırken hatırı sayılır bir kalabalığın ise salondan kaçarak uzaklaşmasına sebebiyet verdi. Cecil Taylor, performanslarına dinleyicinin hazırlanarak gelmesini söyler, çünkü piyano stili ilk duyuşta kaotik bir kakafoni etkisi yaratır, dinleyici için olukça talepkâr ve tabir-i caizse zor bir müziktir. Batılı kulakların melodi, ritim, tonalite ve dinamiklerle alakalı alışkanlıklarını alaşağı eden bu müzik, dinleyiciyi müziğe dair bambaşka bir algı geliştirmeye davet eder. Piyanonun tuşlarına bir perküsyon takımıymışçasına yaklaşan, piyanonun geniş ses aralığının her bölgesinden mümkün mertebe yararlanan, olağan dışı hızı ve enerjisi ile Cecil Taylor’ın stili, 1960’larda cazın yönünü tayin etmede oldukça öncü bir rol üstlenmiştir.

Bir tür olarak özgür caz; müziğin yapısal bileşenleri olarak sıralayabileceğimiz tonal, armonik, melodik, ritmik geleneklerin ötesine geçmeye, gruptaki solist eşlikçi ayrımından uzaklaşmaya, enstrümanın tınısal kapasitesini ve çalma tekniklerini zorlamaya, serbest doğaçlamayı yaratım sürecinin merkezine koymaya tekabül eder. Caz geleneğine anarşik bir yaklaşım olarak da yorumlanabilecek olan bu akım, bazı eleştirmenlerce ‘anti-caz’ ismiyle de anılır. Özgür cazın ortaya çıkışında 1960’larda Amerika’nın politik ve sosyolojik durumunun yanı sıra, cazın artık siyahi nüfusu temsil eden bir müzik geleneği olmasının ötesinde ticari kaygılar ekseninde dönmesine, bir nevi cazın salon müziği olmasına dair bir isyan halidir.

Kariyeri boyunca çizgisinden ödün vermeyen Cecil Taylor; minik cüssesi, dizine kadar çektiği çorapları ve poturvari pantolonuyla perşembe akşamı sahnede, 80 yaşında, hâlâ enerjisinden ve ateşinden kaybetmeden, bizlere nasıl her şeye karşı durulur dersi verdi. Piyanonun tuşlarına rastgele vurulduğu etkisi de yaratabilecek olan bu müzik, aslında çok üstün düzeyde bir tonal hafızanın göstergesiydi ve kendi içinde takdire şayan bir uyum barındırıyordu. Cecil Taylor doğaçlamalarında piyanonun farklı oktavlarından seçtiği notalarla o anlık bir düzen yaratır ve doğaçlamaları bu düzenin çeşitlendirmeleri ve birbirini takip eden motifler üzerine kuruludur. Konserde beni en derinden etkileyen kısım ise Tony Oxley’nin saten gibi kaygan ve mütevazı eşliğiydi. Cecil Taylor’ın piyanoda yarattığı motifleri davul setinde tekrarlarken, olağan dışı bir içgüdüyle yakaladığı dinamikler ve tuşesi ile piyanoyla enfes bir uyum yakalıyordu.

Müzik tarihinde bazı figürler vardır ki onların getirdiği yeniliklerden sonra bir daha hiçbir şey aynı olmaz; teorik geleneklerin ötesine geçerler, tamamen kendilerine has ve daha önce rastlanmamış bir üslupla kendilerinden sonra gelen akımlara öncü olurlar ve bir dönem, onların ismiyle anılır. Nasıl Beethoven’dan sonra sonat formu algısı, Arnold Schoenberg’den sonra tonaliteye yaklaşım değiştiyse ya da Charlie Parker’dan sonra cazın yönü sanat müziği olmaya doğru eğrildi ise; Cecil Taylor da cazı her defasında yeniden tanımlamaya devam ediyor.

* 24.10.2009 tarihinde Radikal Gazetesi'nde yayımlanmıştır.